Tarihi Şahsiyetler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarihi Şahsiyetler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2014 Çarşamba

Bombacı Mehmet Çavuş




     Bombacı Mehmet Çavuş, Düşmanın Quinn's Post, bizim ise Bombasırtı dediğimiz mevzide kolunu kaybetmiştir. Buraya Bombasırtı denmesinin nedeni, siperler arası mesafenin çok yakın olm
ası sebebiyle atılan el bombalarının patlamadan karşı tarafa tekrar atılabiliyor olmasıydı. Bombacı Mehmet bu işte ustalaşan bir isimdi. İngilizler bunu anlamış olacaklar ki, bombaları bir kaç sayı saydıktan sonra fırlatarak Mehmet Çavuş’un iadesini önlemeye çalışmışlardı. İşte böyle bir bomba, Mehmet Çavuş’un elinde patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına sebep olmuştu.

     Hastanede tedavisi sırasında bu kahramanın, Tabur Kumandanına yazıp gönderdiği mektupta ise “Sağ kolumu kaybettim. Zararı yok, sol kolum var. Onunla da pek ala iş görebilirim. Beni üzen, kıtama katılamama ve yine düşmanla çarpışmama engel olan şey, yaramın henüz kapanmamış olmasıdır. Hastaneden kurtularak hâlen harbe katılamadığım için beni bağışlayınız, affediniz sayın kumandanım.” sözleri yazılmaktaydı.


 Celal Erikan; Çanakkale’de Türk Zaferi, s.77-78.


24 Ekim 2013 Perşembe

Tarihin En Zor Öldürülen Suçlusu: PABLO ESCOBAR




ABD, ne Irak devrik lideri Saddam Hüseyin’in ne de Taliban lideri Usame Bin Ladin’in yerini bulmakta onu ele geçirmek kadar zorlanmadı. Tarihin en zor öldürülen suçlusu listesinin başında dünyanın en büyük uyuşturucu baronu Pablo Escobar var.

Sefaletin içinden çıkıp araba hırsızlığı ile başladığı suç hayatında, 1970’lerde mecliste koltuk sahibi bir uyuşturucu baronu mertebesine kadar yükselen Escobar 1989’da 25 milyar dolarlık servetiyle dünyanın 7. zengin adamı olmuştu. Yüzü tişörtlerde ve adı şarkı sözlerinde yer aldı.

Resmi kayıtlara göre 4 binden fazla kişinin ölümünden sorumlu. Tahmin edilen ise bunun yüz katı fazla. Escobar Kolombiya’lı başkan adayının suikastının emrini verdi. İçindeki bir muhabiri öldürmek için yolcu uçağını bombayla havaya uçurdu.

Futbol tutkunu olan Escobar parasını başkanlığını yaptığı National takımı aracılığıyla akıyordu. Escobar satılmış bir hakemi öldürtmekten bile çekinmedi.

Pablo Escobar'ın kendi askeri ordusu bile vardı. Böyle bir uyuşturucu karteli kurup, hayatı boyunca bir kez bile sigara dahi içmemiş olması da ilgi çekici bir anekdottur. 1980'ler onun en güçlü dönemiydi. Kolombiyalı magazin dergisine oğlunun yaptığı açıklamaya göre saklandığı dağ evinde üşüyen kızını ısıtmak için 2 milyon dolar nakiti yakmıştır.Pablo Escobar'ın genç yaşlardaki en büyük hayali Kolombiya Başkanı olmaktı.Ayrıca Pablo Escobar, üniversite okuyamadığı için yaşadığı pişmanlığı öfkeye dönüştürdüğünü " Okuyamadım ama onları zehirleyebilecek güce sahibim. Bu her şeyi açıklıyor. " sözleri ile kanıtlamıştır.

Pablo Escobar, saklandığı şehirde yerlilerine yerini söylememeleri karşılığında her kişiye çuvallarca para vermiştir.

Amerika'nın uyuşturucuya savaş açmasıyla, meclisi, kendisinin Amerika'ya teslim edilmesini sağlayacak yasayı reddetmeye ikna etmek için onlarca savcıyı ve yüzlerce polisi öldürtmüştü. Her polis kellesi için 3000 $ ödül koymuştur. O zamanlar 400'den fazla polis siviller tarafından sokaklarda öldürüldü. Türkiye'de ki Dolmabahçe Sarayı'nı soymak için plan yapmıştı ama öldürüldüğü için bu planını gerçekleştiremedi.

ABD onlarca yıl boyunca halkın koruduğu Pablo Escobar’ı öldürmenin yollarını aradı. Sonunda baronu öldürmek için özel bir tim kurmaya karar verdi.

Delta Force adlı bu tim Escobar’ın kurbanlarının yakınlarından oluşuyordu. 2 Aralık 1993’te Escobar Medellin kentindeki bir köyde sıkıştırıldı.

Üzerine binlerce kurşun sıkılan Escobar saldırıda ölü ele geçirildi.


5 Mayıs 2013 Pazar

BİR SANİYEDE 45.000 MASUMU ÖLDÜREN AMERİKALI...




     


Charles Donald Albury... Japonya'nın Nagasaki kentini yıkan atom bombasının atıldığı uçağın yardımcı pilotu kendisi. 88 yaşında, öldürdüğü masum insanlar gibi, öldü. Ama öldürdüğü insanlar gibi masum değil.

Albury'nin yardımcı pilotluğunu yaptığı Bockscar isimli, B-29 Superfortress tipi uçak 9 Ağustos 1945 tarihinde Nagasaki'ye "şişman adam" adı verilen atom bombasını attı ve gelişmiş bir endüstri kenti olarak bilinen Nagasaki'yi saniyeler içinde yok etti.

Amerikan kaynakları Nagasaki'ye atılan bombanın yaklaşık 40 bin kişinin anında ölmesine, 35 bin kişinin ise yaralanması ve radyoaktif zehirlenmesine yol açtığını söylerken, çeşitli kaynaklar bu sayının 100 binlerle ifade edilebileceğini belirtiyor.

Albury, yıllar sonra Nagasaki'ye atılan bombanın yol açtığı ölümlere ilişkin açıklamasında, "hiçbir pişmanlık duymadığını" belirterek, "bombanın atılmasıyla olası bir Japon saldırısı sonucu ülkesinde meydana gelebilecek büyük can kayıplarının önlendiğini" savunmuştu.


Japonya'nın Hiroşima kenti de Nagasaki'den 3 gün önce, 6 Ağustos 1945 tarihinde ABD'nin "Enola Gay" B-29 Superfortress tipi uçağından atılan ve"küçük çocuk" adı verilen atom bombasıyla yok edilmiş, bu süreçte de 100 binden fazla insan ölmüş, binlerce insan da radyasyondan etkilenerek kısa süre sonra hayatını kaybetmişti.

Hiroşima ve Nagasaki'ye atılan bombaların kaç kişiyi öldürdüğü bugün bile kesin olarak bilinmezken, iki kentin atom bombasıyla yok edilmesi çeşitli çevrelerde "tarihin en büyük ve en temiz cinayeti" olarak da nitelendirilmişti.






23 Nisan 2013 Salı

SİMO HAYHA (BEYAZ ÖLÜM)




     Tarihe en fazla adam öldüren keskin nişancı olarak geçmiştir.



     Nam-ı değer beyaz ölüm. Kış Savaşı boyunca(1939-1940) keskin nişancı olarak Fin Ordusunda Kızıl Orduya karşı görev yaptı. Hava sıcaklığının -40 ile -20 °C arasında iken beyaz kamuflajı ile doğrulanmış 505 doğrulanmamış 37 Sovyet askerini öldürmüştür. Bu rakamlardan gerçek sayının çok daha fazla olduğu düşünülüyor. Fin – Rusya savaşında 100 günden az zamanda bu kadar kişiyi öldürmesi, Rusların ilgisini çekmiş askerleri korkutan bu keskin nişancı için önce bir keskin nişancı, sonra bir keskin nişancı grubu o da yeterli olmayınca da bir bölük asker göndermişlerdir. Bembeyaz giyinen ve nefesi karda belli olmasın diye kar çiğneyen bu akıllı asker, Rusların korkulu rüyası olmaya devam etmiş ta ki şarapnel parçası çenesini dağıtıncaya kadar. Ölmesine kesin gözüyle bakılan Simo 3 ay sonra barışın ilan edildiği gün hastahanede uyanmıştır.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra başarılı bir geyik avcısı ve köpek yetiştiricisi oldu ve Finlandiya Cumhurbaşkanı Urho Kekkonen ile avlandı. Simo Häyhä, güneydoğu Finlandiya'da, Ruokolahti'de, Rus sınırına yakın bulunan küçük bir köyde ömrünün son yıllarını geçirmiştir.


7 Nisan 2013 Pazar

Piri Reis'in Haritaları






     15. yüzyıl da yaşamış olan ve yaşadığı dönem boyunca ilklere imza atan Piri Reis malesef 80 küsür yaşında idam edilmiştir.

     Google Türkiye temsilcileri ise bunu unutmayıp, Piri Reis'in ölüm yıl dönümünü kutlamak amacı ile Google Türkiye sayfasına Piri Reis'in özel logosunu eklemiştir.



Tunus Haritası


                                                             Venedik Haritası


                                                                     Sicilya Haritası


                                                                   Nil Nehri Haritası


                                                                 Malta Haritası


                                                              İstanbul Haritası


Ayrıca bakınız --> 2013 Piri Reis Yılı  ve   Piri Reis'in Dünya Haritası


14 Şubat 2013 Perşembe

Fransız Kralının Kalbi Odunda Kebap Yapıldı!




     1589'da Fransa tahtına geçen IV.Henri, Habsburgların gücünü yok etmek, Rusya'yı Avrupa siyasetinin dışında bırakmak ve henüz müttefiki olan Türkler'i Asya'ya sürmek  gibi hedeflere sahipti. Bu hedeflerden dolayı IV. Henri, Avrupa Birliği'nin fikir babası sayılmıştır.

     13 Nisan 1598'de Nantes Fermanı ile Protestanlara geniş haklar verdi. Dördüncü Henri'nin döneminde Fransa'da mezhep kavgaları son bulup ülke refaha kavuştu.

     IV. Henri, 14 Mayıs 1610'da bir suikast sonucu öldürüldü. Kral hayattayken, kalbinin Fleche'de hediye ettiği şatoda bir kolej kuran Cizvitler'e verilmesini vasiyet etmişti. Vasiyeti üzerine kralın kalbi çıkarıldı ve tahnit edildi. Ardından vasiyetindeki Prytanee kolejine götürüldü.

     1793'te Fransız ihtilali tüm hızıyla sürerken, La Fleche'ye gelen halk temsilcisi Thirion, kolejde tutulan kalbin alınıp yakılmasını istedi. Askeri bir tören eşliğinde, 183 yıl sonra kutusundan çıkarılan kalp, küçük bir odun demetinin üzerine konularak yakıldı. Kalabalık dağıldığında, La Fleche doktoru Charles Boucher, yakılan kalbin küllerini toplayarak bir şişeye koydu. İhtilalin sancıları geçtikten sonra da 1814'de Prytanee kolejine geri götürülerek bir İncil'in yanına yerleştirildi.



     139 yıl şişenin içinde kalan kalbin külleri, 1953'te Dördüncü Henri'nin 400. yıldönümü kutlanırken, kralın doğum yeri olan Pau'ya getirildi. Fransa Cumhurbaşkanı Vincent Auriol'un da aralarında bulunduğu binlerce kişi, kalbin küllerinin karşısında saygı duruşunda bulundu. Saygı duruşunun ardından, kurşun bir kutu içerisindeki küller, öküzlerin çektiği bir araba ile Pau'da dolaştırıldı. Törenlerin sonrasında ise La Fleche'deki koleje getirilerek kralın vasiyeti devam ettirildi.


Yazan--> Ayşe Nur KARA

Kaynak--> Zeynep Dramalı, Tarihi Tersten Okumak,İstanbul 2010, s.119-121


13 Şubat 2013 Çarşamba

Ali Kuşçu




     Verdiği eserlerle Astronomi ve Matematik ilminde dünya çapında şöhrete ulaşan âlimimiz Ali Kuşçu 1410 yılında Semerkand'da doğmuştur. Babası, Muhammed, Türkistan ve Maverâünne-hir emîri Uluğ Bey'in Doğancıbaşısıdır. Alâüddin Ali İbni Muhammed'in "Kuşçu" lakabı buradan ileri gelmektedir.


    Genç yaşında riyaziyye (matematik) ve astronomiye merak salan Ali Kuşçu, ilk tahsilini Semerkand'da yaptı. Bizzat Uluğ Bey'den astronomi ve riyaziye okudu. Aynca devrin meşhur âlimlerinden Bursa'lı Kadızâde Rumî'den ders aldı.

     Semerkand'dan sonra yine devrin ilim merkezlerinden Kirman'a giden Ali Kuşçu, burada tahsilini ilerletti. Kirman'da bulunduğu esnada, Nasırüddin-i Tûsi'nin "Tecrid'ül-Kelâm" isimli eserini şerhetmiştir. Ali Kuşçu'nun bu çalışması "Şerh-i Cedid" diye meşhur olmuş ve uzun müddet medreselerde okutulmuştur. Yine Kirman'da ayın şekillerini gösteren "Eşkâl-i Kamer" isimli eseri yazmıştır.

     Kirman'da tahsilini ikmal ettikten sonra tekrar Semerkand'a dönen Ali Kuşçu burada Uluğ Beyin kurmuş olduğu rasadhâneye (gözlemevi) müdür olmuştur. Rasadhanenin iyi bir şekilde işlemesini sağlayan Ali Kuşçu aynı zamanda Uluğ Bey'in yıldızların yerlerini ve hareketlerini gösteren cetvel olan "Zîc" adlı eserine yardım etmiş daha sonra da Uluğ Bey'in bu meşhur eserim tamamlamıştır.

    Uluğ Bey'in 1450'de vefatı üzerine, Tebriz'e giden Ali Kuşçu orada Uzun Hasan'ın talebi üzerine bir müddet kalmıştır. İlme ve âlime büyük değer verildiği 15.Asırda yaşamanın verdiği imkanlarla değerli eserler üreten Ali Kuşçu aynı zamanda her gittiği yerde etrafına toplanan talebelere verdiği derslerle de şöhret bulmuştur. Uzun Hasan da bu değerli Âlime büyük değer vermiş, kendisine çok itibar etmiştir. Fakat Ali Kuşçu'nun en büyük talihi Fatih Sultan Mehmed Han'la karşılaşması olmuştur.

     Uzun Hasan, Osmanlı Devletiyle barış görüşmelerini yürütmek üzere Ali Kuşçu'yu Fatih'e elçi olarak göndermişti. Bu vesileyle Ali Kuşçu'yu yakinen tanıyan ilme âşık idareci, Ali Kuşçu'dan İstanbul'da kalmasını istemiştir. Bu teklif karşısında Ali Kuşçu'nun davranışı tam ilmiyle âmil bir kişiye yakışacak tarzdadır.
Ali Kuşçu Padişahın bu teklifini şeref vesilesi bildiğini ve memnuniyetle kabul ettiğini bildirmiş, ancak İstanbul'a bir vazifeyle geldiğini ve bu vazifeyi tamamlayacağına dair Uzun Hasan'a söz verdiğini bu yüzden üzerine aldığı elçilik vazifesini yerine getirip, görüşmelerin neticesini Uzun Hasan'a bildirdikten sonra ailesini de alarak İstanbul'a geleceğini söylemiştir.

     Fatihle görüştükten sonra Tebriz'e dönen Ali Kuşçu, Ailesini de alarak İstanbul'a doğru yola çıkmıştır. Fatih, Ali Kuşçu'ya İstanbul'a gelinceye kadar, şimdiki değer ölçüsüyle bir servet olan günlük bin akça harcama tahsis etmiştir. Ayrıca Ali Kuşçu Osmanlı-Akkoyunlu hududunda büyük bir merasimle karşılanmış ve İstanbul'a getirilmiştir. Bu durum, devre hakim zihniyeti gösteren müşahhas bir misaldir...
İstanbul'a gelen Ali Kuşçu devrin en büyük ve yüksek tahsil müessesesi olan Ayasofya Medresesine günde iki yüz akça ile müderris tayin edilmiştir. Medresede kelam, dil bilgisi, riyaziye ve heyet (Astronomi) dersleri veren Ali Kuşçu bir taraftan da eserler yazmaya devam etmiştir.

    Ali Kuşçu'nun devrinde İstanbul medreselerinde matematik ve astronomi çok gelişmiştir. Verdiği eserler uzun müddet medreselerde ders kitabı olarak okutulmuştur.

Başlıca eserleri şunlardır:


  • Risale-i fı'1-Hisab (Matematiğe dair bir eser),
  •  "Risalet-ül-Muhammediye" (Peygamber Efendimizin Nübüvvetine dair yazılmış bir eser. Bu eseri Fatih'e takdim etmiştir.),
  •  Risalet-ül Fi'1 Hey'et (Astronomiye dair farsça kaleme aldığı bu eseri, Otlukbeli zaferi günü tamamladığından esere "Risalet-ül Fethiye" ismini vererek Fatih'e takdim etmiştir.), 
  • Mah-bub-ül Hamail Fi Keşf-il Mesâil (Meselelerin keşfinde tılsımların en makbulü adlı ansiklopedik bir eser),
  • Unkud-üz-Zevahir Fi Nazm-ül-Cevahir (Mücevherlerin dizilmesinde görülen salkm)

  • Ali Kuşçu bu eserlerinden başka; yukarıda bahsettiğimiz gibi Nasırüddin Tusi'nin eseriyle, Kadı Adudiddin'in "Risale-i Adudiye" isimli eserine de şerh yapmıştır.


İlme hizmet eden bu değerli Âlimimiz 1474 yılında İstanbul'da vefat etmiştir. Mezarı Eyüb Sultan Camii haziresindedir...


Yazan --> Ayşe Nur KARA


30 Ocak 2013 Çarşamba

Kanlı Kontes: Elizabeth Báthory



     Elizabeth Báthory, Macaristan Krallığı’nın en ünlü soylu ailelerinden biri olan Bathory ailesinden gelen Kontes Elizabeth Bathory, tarihin en kötü şöhretli kadınları listesinde kuşkusuz ilk sıralarda yer alıyor. Bathory, 54 yıllık yaşamı boyunca işlediği korkunç cinayetler nedeniyle de dünyanın en ünlü kadın seri katili ünvanını taşıyor. 

     Báthory, kendinden "Kanlı Kontes" olarak bahsettirmiştir. Kocası öldükten sonra büyücülükle uğraşmaya başlamıştır. At ve türevleri hayvanların kurban edildiği ayinlere katıldığı da söylenmektedir.

     40 yaşına geldiğinde, yaşlanıp güzelliğini kaybedeceği telaşına düşen "Kanlı Kontes", birgün hizmetkarı olan genç bir kızın saçlarını tararken canını acıtması üzerine ona öyle bir tokat atmıştır ki, genç kızın yüzünden düşen bir damla kan Kontes'in ellerine dökülmüştür. Kontes bu kanla, kızın gençliğini ve güzelliğini aldığını zannetmiş ve uşağına emir vererek kızın bütün kanını bir küvete doldurtup "kan banyosu" yapmıştır.
Sonrasında iyice yoldan çıkan Kontes, 612 bakire kızı kaçırtıp, bu kızlara tepesinden asılı bir kafeste, işkence çektirmiş; kafesten akan kanlarla ise duş almıştır.


     Yaptıkları anlaşılan Báthory hücreye kapatılmış, 1614 yılında ise hücresinde ölü olarak bulunmuştur. Şizofreni hastası olan Bathory, aynı zamanda Bram Stoker'in Dracula isimli romanının,III. Vlad'dan sonraki en büyük esin kaynaklarından birisidir. Ayrıca ''Kanlı Kontes'' olarakta bilinen Madam Bathory'nin küçüklükte yaşadığı öne sürülen bir rivayet vardır:. Küçüklükte kişilik bozukluğu yaşamış olan Elizabeth annesiz ve babasız amcasının evinde yaşamaktadır. Bunun sebebi amcasının ve yengesinin işkenceye düşkün insanlar olmasıdır. Amcası ve yengesi küçük kızın önünde bir adamı işkence için bir atı ikiye bölüp içine o adamı sokmuşlardır ve yine Bathory'nin önünde bu atı tekrar dikmişlerdir. O günden sonra Elizabeth  işkenceye meraklı bir çocuk olmuştur ve  normal çocukların oynadığı oyunlardan uzak durmuştur. Bathory'nin herkesin yapmaya korktuğu bazı uygulamaları vardır ve bu yüzden Madam Bathory küçüklükten gelen bir kişilik bozukluğu yüzünden ruhsal olarak üzerine sıçrayan kanın onu güzelleştirdiğini düşünmektedir...

Yazan--> Ahmet TUNCEL



28 Ocak 2013 Pazartesi

Entrikalarla Dolu Dönem:VIII.Henry

   

      VIII. Henry (24 Haziran 1491 - 28 Ocak 1547), İngiltere kralı. Henry, babası VII. Henry'den sonra Tudor Hanedanı'na geçecek 2. prensti. Ama ağabeyi Arthur ölünce tahta o geçmiştir. En çok, altı kez evlenmesi ve İngiltere'yi Roma Katolik Kilisesi'nden ayırarak tamamen İngilizleştirerek Anglikan Kilisesini kurması ile tanınır.


VIII.Henry

     Henry'nin Aragonlu Catherine ile evliliği sırasında altı çocuğu oldu ama bunların arasından sadece bir kız çocuğu, Prenses Mary sağ kaldı. Kral, Anne Boleyn'e olan aşkının da etkisiyle Catherine'in erkek çocuk doğuramamasını evliliklerinin lanetli ve geçersiz olduğuna bağlayarak evliliklerini sonlandırmak istedi. Fakat, Catherine'nin yeğeni İspanya İmparatoru V. Karl veya Şarlken, Henry'nin bu isteğine şiddetle karşı çıktı. Yaklaşık altı yıl boyunca boşanmak için uğraşan Henry, İngiliz Reformu ileAnglikanizm kilisesini kurdu ve ilk evliliğinin geçersiz olduğunu ilan etti. 1533 yılında Anne ile evlendiler ve evlilikleri 3 yıl sürdü. 

            Aragonlu Catherine

    Anne Boleyn 1536 yılında kardeşi Rochford Vikontu George Boleyn'in de aralarında bulunduğu 5 kişiyle zina, vatan hainliği ve ensest ilişki suçlarını işleme nedeniyle tutuklanarak yargılandı. Yargılandığı tüm bu konularda aleyhinde yeterince delil olmadığı halde yine de idam cezasına çarptırıldı ve kardeşi George'dan iki gün sonra 19 Mayıs 1536'da Londra Kulesi'nde idam edildi. George ile birlikte idam edilenler arasında Henry Norris, Sir Francis Weston, Sir William Brereton ve Mark Smeaton da vardı. Anne'in yaptığı doğumlardan sağ kalan tek  çocukları I.Elizabeth'tir.



Yazan--> Ahmet TUNCEL

25 Ocak 2013 Cuma

Padişahın Macuncusu Rızai Kadın




     Karacaahmet Mezarlığı'ndaki bir mezar taşı sayesinde, padişah hareminde yaşamış kadınlardan biri hakkında bilgi sahibiyiz. Taş, III. Mustafa'nın macuncusu Rızai Kadın'a ait. Kitabesinde şöyle yazıyor: '' Hüve'l-baki/ Beni kıl mağfiret ey Rabb-i Yezdan/ Bi- hakk- ı 'Arş-ı azam nur-ı Kur'an/ Gelüp kabrim ziyaret eden ihvan/ Edeler ruhuma bir Fatiha ihsan/ Merhum Büyük Sultan Mustafa/ Efendimizin macuncusu merhume/ Ve mağfure el-hace Rızai Kadın/ Ruhuna Fatiha/ Fi 3 Rebiülevvel 1222'' ( 11 Mayıs 1807)

     Hizmet ettiği padişahın ölümünden sonra 33 yıl daha yaşayan Rızai Kadın'ın bir köşeye atılmadığı, mezarından anlaşılıyor. III. Mustafa (1717-1774) döneminde sarayda çok önemli bir yer işgal ettiğine de kuşku yok çünkü bu padişah, ilm-i nücuma(astroloji), zehir, panzehir ve macunlara duyduğu ilgiyle tanınıyor.

      III. Mustafa'nın zehirlerle ilişkisi tahta çıkmadan başlamıştı. Çocukluğunu babası III. Ahmed'in saltanatında, Lale Devri ortamında geçirmiş ama 13 yaşındayken Patrona ayaklanmasıyla birlikte, babası tahttan indirilince dört kardeşiyle birlikte Topkapı Sarayı'nın şehzadeler hapishanesi olan Kafes Kasrı'na kapatılmıştı. Amcaoğulları I.Mahmud ile III.Osman saltanat sürerken, o loş bir dairede yanlızlığa gömülen Mustafa'nın en büyük korkusu zehirlenmekti. Çünkü Kafes'e kapatılan birçok şehzadeyi alenen öldürmektense zehirlenerek öldürüldüğünü ortadan kaldırıldığını çok iyi biliyordu.

      Bunun için kendince çareler düşündü. Bağışıklık kazanmak için, azar azar zehir kullanmaya başladı. Bir kaç kere zehirlendiği halde kurtulmayı başardı.
1757 de III.Osman ölüp Mustafa 41 yaşında tahta çıktığında, solgun benzi, durgun bakışları, bu panzehirlere bağlandı.

      Tahta çıktığında bir başka sorunla daha karşılaştı. Hanedanda kendisinden başka erkek yoktu.Hatta 1728 yılından beri de hiç doğum olmamıştı. Bu durum Mustafa tahta çıktıktan sonra 8 yıl daha devam etti. Sonunda 1759 da padişahın bir çocuğu oldu. Hibetullah Sultan'ın (1759-1762) doğum şenlikleri, hanedanın bir kız evladı için yapılan en büyük şenlikti. Böyle bir ortamda, macuncu Rızai Kadın'ın haremin önemli şahsiyetlerinden biri olduğunu tahmin etmek zor değil.

Yazan--> Ayşe Nur KARA

Kaynak--> 1) Ntv Tarih

                  2) blog.milliyet.com.tr

24 Ocak 2013 Perşembe

Tahtında Ölen Son Padişaha Veda


    




       Beşinci Mehmed Reşad Osmanlı İmparatorluğu’nun tahtına oturan 35. Padişahtı. II. Abdülhamid tahtan indirildikten sonra ağabeyinin yerine  geçtiğinde 65 yaşındaydı. İmparatorluğun en sıkıntılı  dokuz yılında tahtta kaldı. İttihat ve Terakki’nin güçlü iktidarının her dediğini yaptığı, önüne ne gelirse imzaladığı için halk arasında adı ‘’Dolmabahçe noteri’’ne çıksa da halk Sultan Reşad devrinin ilk yıllarında yaşadığı bolluğu ve özgürlüğü hep hayırla ve özleyerek hatırlayacaktı. Balkan savaşları ve 1. Dünya Savaşı’nın yok olma sürecini hızlandırdığı yaşlı imparatorluğun ihtiyar padişahı 1918’e gelindiğinde çökmüştü. Tahttan indirildikten sonra uzun yıllar göz hapsinde tutulduğu Beylerbeyi Sarayı’na ölen ağabeyi II. Abdülhamid’in 10 Şubat 1918’de vefatı onu daha da sarsmıştı.

      Ağabeyinden sonra 4 ay 21 gün daha yaşayan Sultan Reşad, 3 Temmuz 1918 Çarşamba günü vefat etti. Naaşı Topkapı Sarayı’na getirildi. Hırka-i Saadet dairesi önünde son görevleri yerine getirildikten sonra Kabe örtüsüne sarılı tabutu askerlerin omzunda saraydan çıkartıldı. Ağabeyi II. Abdülhamid’in cenazesinde, tahttan uzak olmasına rağmen dirayetli bir idareci olduğunu anlamış olan İstanbullular ‘’Bizi bırakıp nereye gidiyorsun?’’  diye arkasından ağlamışlardı. Sultan Reşad’ın cenazesi de en az ağabeyininki kadar gösterişli olsa da İstanbullular cenaze alayına ancak sarayın dış kapısı olan Bab-ı Humayun’dan çıktıktan sonra katılabildi.

       III. Ahmed Çeşmesi’nin bulunduğu meydanda biriken kalabalık; tabutu takip eden veliaht, diğer şehzadeler devlet erkanı; padişahın sağlığında en yakını olan yaverleri, ordu kumandanları ilerlemekteydiler. Beyaz ceketli üniformaları, tuğlu beyaz kalpakları ve sırma kordonlarıyla kalabalığın önünde ilerleyen yaverler hüzünlü manzaraya ayrı bir ihtişam katıyorlardı. Onların hemen önünde ise Enderun görevlilerinden ikisi içinde öd ve sandal ağacı yakılan som altından iki buhur taşıyordu. İstanbul’daki pek çok tekkenin şeyhi de cenaze alayında hazır bulunmuştu. Alemdar Caddesi’nden geçen cenaze alayı Saadeddin Paşa’nın konağının, Hamidiye sebilinin, Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi’nin ve Alayköşkü’nün önünden geçerek Sirkeci’ye doğru ağır ağır ilerledi. Cenaze merasiminden dolayı caddede tramvay seferleri iptal edilmişi otomobil trafiği yasaklanmıştı. Sirkeci’de hazır bekleyen bir istimbota yerleştirilen tabut rıhtımdan ayrılarak Eyüpsultan’a hareket etti.


     Yaşlı padişah henüz hayattayken saray başmimarı Kemaleddin Bey’e zarif bir türbe inşa ettirmişti. Uzun yolculuktan sonra cenazesi ebedi istirahatgahına bırakıldı. Yaşlı padişah henüz defnedilmeden, 4 Temmuz günü tahta geçen 58 yaşındaki Mehmed Vahideddin’in o korkunç günlerde tahta geçişinin nasıl bir talihsizlik olduğunu özetlercesine söylediği rivayet edilen ‘’ Tahta değil kubura oturduk!’’ sözleri ibret alınacak bir cümledir. Sultan Mehmed Reşad ise tahtında ve memleketinde vefat ederek İstanbul’a gömülen son Osmanlı padişahı oldu.


Yazanà Ayşe Nur KARA

Kaynakà NTV Tarih Temmuz 2012 syf:60-61    
                                                                                                               

20 Ocak 2013 Pazar

Damat Çelebi Lütfi Paşa ve Kanuni'nin Kardeşi Şah Sultan



Yazı için arkadaşım Ahmet TUNCEL'e teşekkürlerimi iletirim.



     Lütfi Paşa 1522'den itibaren Aydın, ardından Yanya sancakbeyliği yaptı. Bu görevdeyken 1529'da I.Viyana Kuşatması'na katıldı. 1529'da Şam valisi oldu ve aynı yıl sonu bu görevden azledildi. 1531'de ikinci defa Şam valisi oldu. 1533'de Karaman Beylerbeyliği oldu ve Irakeyn Seferinde başarılı hizmetlerde bulundu. 1534de kubbe vezirliği görevi verildi. Anadolu Beylerbeyliğine, ardından 1536'da Rumeli Beylerbeyliğine tayin edildi. Üçüncü vezirliğe getirildi. 1537 Korfu Seferi sırasında Barbaros Hayrettin Paşa ile beraber donanma serdarı olarak denize açıldı ve İtalya sahillerini vurdu. Bu arada Venediklilere gönderdiği elçinin esir alınması üzerine, Venediklilere savaş açılmasına ve Korfu adasının kuşatılmasına karar verildi. İki hafta kadar devam eden kuşatma Lütfi Paşa'nın zafer beklentisine rağmen padişahın emriyle kaldırıldı. Lütfi Paşa da geri çağırılıp İstanbul'a döndü. Bir müddet sonra ikinci vezirliğe tayin edildi ve Boğdan seferine iştirak etti. Hayatını Asafname adlı kitabında anlatmıştır. Çelebi Lütfi Paşa Mimar Sinan’ı saraya sokan kişi olarak tarihte yerini almıştır.

Genç yaştan itibaren devlet görevine gelen aynı zamanda Kanuni'nin kız kardeşi Şah Sultan 'la kısa süren bir evlilik yaparak saraya damat da oldu.
Entrikalarla dolu Osmanlılarda Lütfi Pasa ve eşi arasında da sürekli bir gerginlik oluşmuştur.


Şah Sultan ve Lütfi Paşa ile 1523’te evlenmiştir. Gönül dünyası zengin tasavvufa ve maneviyata ilgi duyan iffetli bir sultan olduğu iddia edilmektedir. Fakat kocası Lütfi Paşa'nın çok sert ve katı yürekli bir adam olduğu belirtilmektedir. Anlaşamadıkları için 1541’de boşanmışlar neticesinde kocası sadrazamlık makamını kaybetmiştir. Bir iddia kocası ile boşanma nedeninin kocasının zina yapan bir kadının uzvunu dağlatması neticesi böyle bir cezanın islamiyette varlığı konusunda eşiyle olan tartışması neticesi meydana geldiği yönündedir.Bu iddiaya göre Lütfi Paşa bu duruma karşı çıkan karısını dövmüştür;bunun üzerine şah sultan uşaklarını çağırıp kocasını dövdürmüş ve ardından kardeşi Kanuni'ye başvurup eşinden boşanmış ve eşini sadrazamlıktan azlettirmiştir.19 yıl süren bu evlilikten İsmihan ve Neslihan adında iki kız çocukları dünyaya gelmiştir.

Şah Sultan da görülen bu durumda tıpkı Süleymanın diğer kardeşi Hatice Sultandaki gibi damatları hanedan dışından olduğu için üstünlük kurma gayesi gütmüşler gibi gözüküyor.Kadınların ellerinde bulundurduğu güç ve kendinden eminlilik o dönemde ne kadar sözü geçen oldukları konusunda örnek teşkil etmektedir.



Yazan --> Ahmet TUNCEL

14 Ocak 2013 Pazartesi

2013 Piri Reis Yılı






PİRİ REİS

Pîri Reis, Devletin bayrağını denizlerde şerefle dalgalandırmış denizci olması yanında, denizcilik ilmiyle bütün dünyanın takdirini kazanmış değerli bir âlimimizdir. Yaptığı Dünya ve Amerika haritasıyla, yazdığı eserleriyle, asırlar boyu ilim alemince takdirle yâdedilmiştir.
Asıl ismi Ahmed Muhiddin olan Pîrî Reis, 1465'te Gelibolu'da doğmuştur. Babası Hacı Mehmed Efendi'nin nezaretinde tanınmış hocalardan ders gören Ahmed Muhiddin 11 yaşında dayısı Kemal Reis'in yanında çırak denizci olarak denizlere açılmıştır. Pîri Reis'in ölünceye kadar devam edecek denizcilik hayatı böylece çocukluk çağında başlamıştır. O hem denizlerde harp edecek, hem de ilim tahsil ederek kendisini yetiştirecektir...
Kemal Reisle Birlikte Akdeniz ve Ege'de dolaşarak düşmana aman vermeyen Piri Reis, Osmanlı Devleti'nin hizmetine girerek bu şanlı Devletin bayrağını denizlerde şerefle dalgalandırmıştır.

Pîrî Reis, Endülüs'teki Müslümanların İspanyollarca katledilmesi üzerine Kemal Reisle birlikte Endülüs Müslümanlarının yardımına koşmuş, 1486'da İspanya sahillerinden gemilerine bindirdikleri müslümanları Afrika'ya taşımıştır. Bu hizmetleri altı sene devam etmiştir.

II.Bayezit'ın daveti üzerine dayısıyla birlikte İstanbul'a giden Pîrî Reis'e padişah, Amirallik rütbesi vermiştir.               
Pîri Reis dayısıyla birlikte 1498'de başlayıp 1502'ye kadar devam eden Osmanlı-Venedik harbine de katılmıştır.
Pîrî Reis, dayısıyla birlikte Sicilya, Korsika, Sardunya ve Fransa kıyılarına yapılan akınlara iştirak etmiştir. 1500'de Modon kalesinin denizden kuşatılmasında "Reis" unvanıyla harp gemisine kumandanlık etmiştir.
Kemal Reis'in 1511'de vefatı üzerine Barbaros'un idaresi altındaki donanmada vazife olan Pîri Reis, bu namlı denizcinin pek çok seferine iştirak etmiştir.
Pîrî Reis 1516 ve 1517'de Suriye ve Mısır'ın Yavuz Sultan Selim tarafından fethedilişi harekatına donanmasıyla katılarak değerli hizmetlerde bulunmuştur. Pîri Reis haritalarını Yavuz Kahire'de iken padişah'a takdim etmiş ve çok takdir görmüştür.
Mısır seferinden sonra Gelibolu'ya dönerek hayatını ilme veren Pîrî Ris, Kanuni devrinde Rodos seferine katılmıştır.
Tamamladığı değerli eseri "Kitab-ı Bahriye"yi 1527'de Sadrazam İbrahim Paşa vasıtasıyla Kanuni'ye takdim eden Pîrî Reis, ilme âşık padişah tarafından mükafatlandırılmış ve teşvik görmüştür.
Kanunî tarafından 1547'de Hind (Mısır) kaptanı Deryalığına atanan Pîri Reis bu vazifesinde devlete büyük hizmetlerde bulunmuştur.
Bu vazifede iken 1551'de Aden'i fethetmiş, Maskat kalesini ele geçirmiştir.
Basra'da iken Portekiz donanmalarının Basra Körfezine gireceğini haber alınca üç kadırga ile denize açılmış fakat gemilerinden birisi Bahreyn adaları yakınında parçalanarak batmıştır. Pîri Reis'in bu geri çekilişi ve Basra'daki donanmayı amiralsiz bırakılişi onu çekemeyenlerin elinde iyi bir koz olmuştur. Mısır Valisi tarafından aleyhine bir raporla Kanuni'ye şikayet edilmiş ve bu şikayet üzerine, donanmayı düşman tecavüzü karşısında müdafaasız bırakıp vazifeyi yerine getiremeyerek devlet otoritesine gölge düşmesine yol açmaktan dolayı Kanuni'nin emriyle Mısır Divanında 1554'te boynu vurulmuştur...
Hayatını devlet hizmetine ve ilme adayan Pîrî Reis 16.Asrın en büyük coğrafya âlimidir. İtalyanca, İspanyolca, Rumca ve Portekizce bilen Piri Reis bu dillerdeki coğrafyaya dair eserleri araştırmıştır.

Başlıca eserleri şunlardır:



Kitab-ı Bahriye: 858 büyük sayfa tutan denizciliğe ait bu değerli eserinde 223 harita bulunmaktadır. Piri Reis bu eserinde Akdeniz'i kayalarına ve akıntılarına varıncaya kadar en ufak ayrıntıları haritalar vasıtasıyla göstermiştir. Kitabın 78 sayfası da nazım şeklinde kaleme alınmıştır.
1513'te yaptığı Amerika ve Dünya haritası dünyadaki ilim adamlarınca hayretle ve takdirle karşılanmıştır. Çünkü Pîri Reis asırlar öncesinin sınırlı imkanlarına rağmen haritayı hayret verici doğrulukta çizmiştir. Bu haritasıyla Pîri Reis coğrafya ilminde Avrupalılardan çok üstün olduğunu isbat etmiştir.
1528'de yaptığı, Atlas Denizinin kuzeyini, Amerika'nın kuzey sahilini ve Grönland'dan Florida yarımadasına kadarki sahili gösteren haritası da çok değerlidir.
Pîrî Reis, Avrupalılar henüz Ortaçağın karanlıklarında yuvarlanırken, Galilei'yi "Dünya Dönüyor" dediği için 1633 tarihinde Engizisyon Mahkemesine çıkarıp başını uçurmak isterlerken, dünyanın yuvarlak olduğunu söylüyor, dünya haritası yapıyordu. Amerika kıtasının keşfinin üzerinden çeyrek asır geçmeden Amerika'nın haritasını yapıyordu.
Piri Reis'in dünyanın yuvarlık olduğunu söylediği yıllarda Macellan'ın henüz dünya turuna çıkmadığı (dünya turu 20 Eylül 1519'da başlamış ve Macellan'ın kaptanları tarafından 6 Eylül 1522'de tamamlanmıştır) hatırlanırsa, Pîrî Reis'in coğrafya ilmi bakımından Avrupalılardan ne kadar ileride olduğu açıkça görülür.
Kendi değerlerimize sahip çıktığımızda ilimde ve fende Avrupalıları fersah fersah geçeceğimizin delillerinden birisi de Pîrî Reis'dir.


Ayrıca bakınız : Piri Reis'in Haritası

6 Ocak 2013 Pazar

Abaza Mehmed Paşa





Abaza Paşa, asi Halep Valisi Canbolatoğlu'nun hazinedarı iken onun yenilgiye uğraması sırasında yakalanmış, ancak Yeniçeri Ağası Halil Ağa'nın aracılığı ile bağışlanmıştı. 1621 yılında Erzurum Beylerbeyi olan Abaza Paşa, Sultan İkinci Osman'ın öldürülmesi üzerine yeniçerileri padişah katili ilan etti. Etrafına topladığı sekbanlarla Erzurum'da yeniçerileri ortadan kaldırmaya çalıştı. 

  Yeniçeri Ocağı aleyhine İstanbul ve Anadolu'da ortaya çıkan hareket dolayısıyla askerler arasında büyük bir huzursuzluk başlamıştı. Abaza Paşa bir yandan sancaklara kendi adamlarını tayin ederken, diğer yandan da halktan vergi toplamaya başladı. Kısa zamanda çevresine 30.000 kişi toplamayı başaran Abaza Paşa, ele geçirdiği yeniçeri, topçu, cebeci ve acemi oğlanı gibi ocak mensuplarını öldürttü. Şebinkarahisar ve Sivas'ı ele geçirdi. Daha sonra da Ankara üzerine yürüdü ve şehri kuşattı. 

  Osmanlı kuvvetleri, Sultan Dördüncü Murad'ın tahta çıkmasından sonra Abaza Paşa'yı Kayseri yakınlarındaki Karasu mevkiinde mağlup etti. Abaza Paşa, bu yenilgiden sonra Erzurum'a dönerek kalesine sığındı. Abaza Paşa yeniçeri düşmanlığından vazgeçmiyordu. Sadrazam Hüsrev Paşa, 1628 yılında düzenlediği sefer sonunda Abaza Paşa'yı teslim aldı. Sultan Dördüncü Murad tarafından affedilen Abaza Paşa, Bosna valiliğine tayin edildi. Ancak tekrar isyan etmek gibi bir niyeti olduğu söylentileri padişah tarafından duyulunca 1634 yılının Ağustos ayında idam edildi. 

5 Ocak 2013 Cumartesi

Cezzar Ahmed Paşa






Fransız Kralı Napolyon'a karşı Akkâ Kalesini başarı ile savunan büyük Türk kumandanı. Bosnalı olup doğum târihi bilinmemektedir. İstanbul'a gelerek Sadrâzam Hekimoğlu Ali Paşanın hizmetine girmiştir. Ali Paşa ikinci Mısır vâliliğinden azledilince, Mısır'da kalarak meşhur Ali Beyin kölesi Abdullah Beyin hizmetine girdi. Bahire kâşifliğine atanan Ahmed, orada Bedevîlere karşı olan muhârebelerde gâlip gelmiş ve çok kan dökmüş olduğundan, kasap anlamına gelen ''Cezzâr'' lakabı verilmişti. Fakat bir müddet sonra Ali Beyin öç almasından korkarak, İstanbul'a kaçtı. Sonra da Şam Vâlisi Osman Paşanın hizmetine girerek Tâhir Ömer, Zeydan ve Şahab âileleriyle yapılan mücâdelede başarı gösterdi. 1775'te kendisine Beylerbeyi rütbesi verildi, Bir yıl sonra da Sayda vâliliğine tâyin edildi. Sûriye'de emniyeti sağlayan ve 1780'de Emîrü'l-Haclık ile Şam eyâletine tâyin olunan Ahmed Paşa, gerek Sayda ve gerekse Şam vâliliği zamânında Akkâ Kalesinde oturdu. Burada kuvvetli bir ordu kuran Ahmed Paşa, küçük bir donanma da yaptırarak âdetâ bağımsız bir şekilde hareket etti.

1789'da Mısır'ı işgâl eden Napolyon Bonapart'ın anlaşmak için ileri sürdüğü teklifleri reddedince, Bonapart, Akkâ Kalesini kuşattı. Ancak Cezzâr Ahmed Paşanın emrindeki 3000 kişilik Nizâm-ı Cedîd askerinin müdâfaada gösterdikleri azim ve mahâret netîcesinde, Napolyon ilk defâ burada yenildi. Bunun üzerine; 'Akka mukâvemet etmeseydi belki Şark İmparatoru olurdum.' demekten kendini alamadı.

    Mısır Seferi seraskerliğine Sadrâzam Yûsuf Ziyâ Paşanın getirilmesine gücenen Cezzâr, Sûriye'de serdara yardımda bulunmadı ve devlete daha başka güçlükler de çıkarmaya çalıştı. Bununla berâber bu sırada ''Vehhâbî meselesi'' önem kazandığından kendisi Şam vâliliği ile berâber Vehhâbîlere karşı serdâr tâyin oldu. Fakat hastalığı sebebiyle vazifeye gitmeyerek, kölesi Süleymân Paşayı gönderen Cezzâr, 23 Nisan 1804'te Akkâ'da vefât etti.


    Cezzâr Ahmed Paşa, zekî, dirâyetli, anlayışlı bir insan olup, birçok meseleleri önceden sezmek kâbiliyetine sâhipti. İdare ettiği yerlerde adaletle asayişi temin ederdi. Akkâ, Sayda ve Beyrut'u tahkim ettiği gibi, Akkâ'da mükemmel bir câmi, bir çarşı ve birçok çeşme ve sebil yaptırmak suretiyle imar işlerine de önem verdi.


Yazan--> Ayşe Nur KARA