Genel Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Genel Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Aralık 2015 Pazar

2015 Yılında Türkiye’den En Önemli 10 Arkeolojik Keşif

1-Mersin’deki Olba Antik Kenti’nde Bulunan 1800 Yıllık Mozaik

Mersin’in Silifke İlçesi’nde bulunan Olba Antik Kenti’nde üç portreden ve pelerinli melekten oluşan mozaik bulundu. Yapımında kullanılan tessera büyüklükleri 1 cm.’den az olduğu için son derece ince ve özenli bir yapı gösteren ve yaklaşık 35 metrekare büyüklüğünde olan mozaik; çok sayıda renkli taş ve cam tessera sayesinde renkli, ince ve gösterişli bir görüntü barındırıyor.


İki farklı pano ve bunları birbirinden ayıran baklava dilimi motiflerinden oluşan mozaiğin panolarından birinde, geometrik bezemeler arasında birer kadın ve ortada bir erkek olmak üzere toplam üç portre yer alırken, portrelerin Yunanca yazıtlar uyarınca, Tryphe, Bios ve Lucia (?) olarak tanımlandığı ve yaşamı, lüksü sembolize ettikleri belirtiliyor. Diğer panoda ise, beş tabloda kanatlı ve pelerinli melek  tasviri görülüyor.

İlk belirlemelere göre MS. 2. yüzyıl sonları ile 3. yüzyılın ilk yarısı arasındaki döneme tarihlenen mozaik ile ilgili restorasyon ve konservasyon çalışmaları devam ediyor.

2- İzmir’de Bulunan Atinalılar ile Spartalıların Savaştığı Antik Ada

3- Aşıklı Höyük’te Bulunan 10.000 Yıllık Hasır

4- Aslantepe’de Bulunan 5000 Yıllık Kerpiç Taht

5- Hatay’da Bulunan 1500 Yıllık Kutsal Havariler Kilisesi 

6- Kapadokya’da Bulunan Devasa Antik Yeraltı Şehri

7- Ani Ören Yeri’nde Bulunan Tarih Öncesi Kaya Resimleri

8- Perge’de 34 Yıl Sonra Bulunan Telesphoros Heykelinin Başı

9- Çayönü ve Çatalhöyük’te Bulunan En Eski Balmumu Kalıntıları

10- İstiklal Caddesi’nde Bulunan Bizans Nekropolü

Daha fazla bilgi için >> arkeofili.com


20 Temmuz 2014 Pazar

Yağmadan Kurtulan Maya Prensi

                          
     

     
     Bon Üniversitesi arkeologları, Meksika’ da Guatemala sınırında bir ormanda yaptıkları kazıda, bir Maya prensinin mezarını buldular. Eski Maya kenti Uxul ‘ un bulunduğu kazı alanındaki 11 yapı, daha önce hazine hırsızları tarafından yağmalanmıştı. Ancak arkeologlar binalardan birinin 1,5 metre altında definecilerin dokunmadığı bir mezar buldular. Mezarda elleri göğsünde kavuşturulmuş olarak yatan genç bir erkek iskeleti, keramik kap, dört tabak bulundu. Bu keramikler resimler ve kabartmalarla süslüydü. 20-25 yaşındaki genç adamın, 8. Yüzyıl başlarında öldüğü düşünülüyor. Uxul ‘ daki kraliyet binalarının en büyüğünün altında bulunduğu için bir prens olduğu düşünülüyor. En parlak çağında Meksika ‘ nın güneyi Honduras, El Salvador, Guatemala ve Belize’ yi Kaplayan Maya ülkesi kent devletlerinden oluşuyordu. 


For More İnformation:


     University of Bonn archaeologists have discovered the untouched tomb of a local prince in the royal palace complex at Uxul, a Maya site in the Mexican jungle near the border with Guatemala. Most of the 11 known buildings in the complex have been prey to looters looking for valuable ceramics and jewelry. Although there was a looting tunnel leading to this building (called K2) as well, the grave was discovered five feet under the floor and was untouched. It’s the first intact grave the team has discovered in four excavation seasons.

     Tomb with skeleton, vessels and platesThe tomb is a single chamber with brick walls and a corbel vault. Inside archaeologists found the skeleton of a young man lying on his back with his arms folded over his stomach, five ceramic cups and four ceramic plates, some of them elaborately decorated with paintings and reliefs. One of the plates decorated in Mayan Codex-Style (a black outline drawing that uses the Mayan hieroglyphics seen in their surviving pre-Columbian books) was found on the young man’s skull. He was probably about 20-25 years old when he died, and one of the cups has an inscription bearing a date of 711 A.D. which is likely to be the year of his death, or at least near to it.

     Maya prince cup from UxulThat vessel also bears an inscription labeling it as “the drinking vessel of the young man/prince.” Since he was found in the largest building yet discovered in Uxul’s royal palace complex, archaeologists feel secure in pronouncing him the latter since a non-royal “young man” would not get such prime funerary real estate. The absence of jade jewelry marks him as a minor prince, not directly in line for the throne.

     Scientists believe that Uxul, originally a smaller independent kingdom, was inhabited and ruled from time to time by the leaders of the ruling Kaan Dynasty in Calakmul. But the influence subsided after 705 AD, and there is a strong likelihood that a local ruling family came to power for a few generations. At the start of the 9th century, Uxul was almost completely deserted.

     The Uxul palace complex was completed around 650 A.D. when the Kaan (Kaaaaaan!) dynasty had been in control for two decades. Relief panels found last year in the same building where the grave was discovered depict four of the Kaan kings playing the ballgame. The local royal family that took over after the Calakmul dynasty lost power probably still had some dynastic links to the previous rulers.

     The city of Uxul was an important trade hub between the two major Mayan urban centers of El Mirador to the south and Calakmul to the northeast. It had trade links south into Guatemala and north to the Central Mexican Plateau, hence its appeal to its powerful neighbor.

     Located deep in the Calakmul Biosphere Reserve, Uxul is difficult to reach. The sole access is 75 miles of jungle paths, and archaeologists can only dig for two to three months during the dry season. Undaunted, the archaeological team hopes to find more unlooted graves in the K2 palace building that will provide valuable information about the shifting power dynamics of the late Calakmul period.



17 Mayıs 2014 Cumartesi

TARİHTEN DERS ALMALIYDIK


Soma için ağladığımız bugünlerde bir hatırlatma. Soma’ya kadar Türkiye’de yaşanan en büyük maden kazası 1992'de Zonguldak Kozlu'da yaşandı.
• 263 işçi hayatını kaybetti.
• Grizu patlamasının yeri hala bilinmiyor.
• Arama-kurtarma faaliyetleri 5 yıl sürdü.
• Yüzlerce canı kurtarabilecek gaz maskelerinin gümrüğe takıldığı ortaya çıktı.
• Hiçbir yetkili ceza almadı.
• Maden çalışmaya devam etti ve 2013’te 8 işçi yine hayatını kaybetti.
***
1992 KOZLU FACİASI
Bugüne kadar ülkemiz tarihinin, dünya madencilik literatürüne de giren en ölümlü iş kazası, 3 Mart 1992’de Zonguldak Kozlu’da meydana gelmişti. Saat 20.00 sularında deniz seviyesinin 300, 425 ve 480 metre altındaki galerilerden hangisinde olduğu hala bilinmeyen bir metan gazı (grizu) patlaması oldu. Yer altında bulunan 729 işçiden 529’u ilk anda sağ olarak kurtarıldı. 5 Mart’a kadar süren çalışmalarda, 116 işçinin cansız bedenine ulaşıldı. Kurulan kriz komitesi, “Hiçbir canlının yaşama ihtimalinin kalmadığı” gerekçesiyle ocakları kapattı. Hava girişlerinin kil barajlarıyla kapatıldığı sırada 147 işçiden henüz haber alınamamıştı. 20 gün sonra açılan ocaklara yangın hala sürdüğü için milyonlarca ton su basıldı. 
Ocaklar 29 temmuz 1992’de tekrar açıldı ve ardından arama-kurtarma çalışmaları beş yıl daha sürdü. Son iki işçinin cansız bedeni 1997’de ailelerine teslim edilebildi. Toplam 263 işçi öldü. 
Kazanın yargılanmasında, bilirkişilerin verdiği “kaçınılmaz kaza” raporu nedeniyle hiçbir yetkili ceza almadı. Yalnızca ölenlerin ailelerine tazminat ödendi. Kaza sonrasında yüzlerce işçinin yaşamını kurtarabilecek olan gaz maskelerinin gümrükte bekletildiği ortaya çıktı. Ölümlerin çoğunun nedeni sayılan kömür tozu patlamasını önleyecek tedbirleri tüm kömür havzasında zorunlu hale getirildi. Kozlu ocaklarında üretim de, ölümler de devam etti. 8 Ocak 2013’teki kazada 8 işçi hayatını kaybetti.

[Yazı: Ahmet Öztürk, Mart 2013 NTV Tarih Dergisi eski sayısından.]


5 Mart 2014 Çarşamba

Bombacı Mehmet Çavuş




     Bombacı Mehmet Çavuş, Düşmanın Quinn's Post, bizim ise Bombasırtı dediğimiz mevzide kolunu kaybetmiştir. Buraya Bombasırtı denmesinin nedeni, siperler arası mesafenin çok yakın olm
ası sebebiyle atılan el bombalarının patlamadan karşı tarafa tekrar atılabiliyor olmasıydı. Bombacı Mehmet bu işte ustalaşan bir isimdi. İngilizler bunu anlamış olacaklar ki, bombaları bir kaç sayı saydıktan sonra fırlatarak Mehmet Çavuş’un iadesini önlemeye çalışmışlardı. İşte böyle bir bomba, Mehmet Çavuş’un elinde patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına sebep olmuştu.

     Hastanede tedavisi sırasında bu kahramanın, Tabur Kumandanına yazıp gönderdiği mektupta ise “Sağ kolumu kaybettim. Zararı yok, sol kolum var. Onunla da pek ala iş görebilirim. Beni üzen, kıtama katılamama ve yine düşmanla çarpışmama engel olan şey, yaramın henüz kapanmamış olmasıdır. Hastaneden kurtularak hâlen harbe katılamadığım için beni bağışlayınız, affediniz sayın kumandanım.” sözleri yazılmaktaydı.


 Celal Erikan; Çanakkale’de Türk Zaferi, s.77-78.


25 Ocak 2014 Cumartesi

The Magna Carta




"The democratic aspiration is no mere recent phase in human history . . . It was written in Magna Carta."

--Franklin Delano Roosevelt, 1941 Inaugural address

     On June 15, 1215, in a field at Runnymede, King John affixed his seal to Magna Carta. Confronted by 40 rebellious barons, he consented to their demands in order to avert civil war. Just 10 weeks later, Pope Innocent III nullified the agreement, and England plunged into internal war.

     Although Magna Carta failed to resolve the conflict between King John and his barons, it was reissued several times after his death. On display at the National Archives, courtesy of David M. Rubenstein, is one of four surviving originals of the 1297 Magna Carta. This version was entered into the official Statute Rolls of England.

Enduring Principles of Liberty

Magna Carta was written by a group of 13th-century barons to protect their rights and property against a tyrannical king. It is concerned with many practical matters and specific grievances relevant to the feudal system under which they lived. The interests of the common man were hardly apparent in the minds of the men who brokered

the agreement. But there are two principles expressed in Magna Carta that resonate to this day:

"No freeman shall be taken, imprisoned, disseised, outlawed, banished, or in any way destroyed, nor will We proceed against or prosecute him, except by the lawful judgment of his peers or by the law of the land."

"To no one will We sell, to no one will We deny or delay, right or justice."

Inspiration for Americans

   During the American Revolution, Magna Carta served to inspire and justify action in liberty’s defense. The colonists believed they were entitled to the same rights as Englishmen, rights guaranteed in Magna Carta. They embedded those rights into the laws of their states and later into the Constitution and Bill of Rights.

The Fifth Amendment to the Constitution ("no person shall . . . be deprived of life, liberty, or property, without due process of law.") is a direct descendent of Magna Carta's guarantee of proceedings according to the "law of the land."


23 Aralık 2013 Pazartesi

The Comparison Of Feudalism And Timar System

   

     Land caused a lot of contests through the history. Reasons of these contests are to have lands, operate and grave them, to support security of lands, to give lands to the next generations as a heritage and social and political status of people who live on these lands.

     In different geographies and at different times, operating systems of lands were different. However, land systems had similarities at some points, because of the interaction between nations and also because of political, cultural and geographical similarities between states. At this point, there are little similarities between feudalism and timar, but the fact that, there are more differences than similarities between them.

     Mainly, we can say that feudalism is relationship between feudal lords and their men which mean protected people and in return to be as manservant. Lord should support security for protected people and in return, people have to service to their lord. .” (Marriott,1935:283) On the other hand, Ottomans lands were shared 3 parts. First one is “öşri” lands which mean belong to Muslims. Second one is “ haraci” lands which mean belonged to non Muslims. The most part of lands were known as “miri” (demesne) lands. These lands belonged to state. Ottoman Empire gave these lands to government officials, especially to soldiers as salary. These officials could collect taxes to state name and take some amount of taxes for themselves. In return, they had to breed soldiers. This system is timar system. (Ihsanoglu,1999: 239)

     When we think feudalism which is a land system, military and cultural order in the middle ages in Europe and timar system which is the basic land system of Ottoman Empire, the characteristics of feudal lands and timar lands were different. Also, feudal lords and timar spahis who held a grant of land from the sultan in return for military service were different. Reaya(citizens or public of Ottoman Empire) and serf ( people who are half slave and belong to a lord) were different.

Altough, the aims which were to make easier to collect taxes because of lack of cash, poor transportation and insufficiency of technology and also, to support general security were similar, the shapes and natures of these two systems were totally different.

Feudalism:

     The Roman Empire disappeared in 476 because of migration of peoples (especially from central Asia to Europe), internal disorders and economic crisis. Central authority and regular army collapsed. Roads and infrastructure were destroyed badly. Owners of castle near trade roads began to take surcharge from merchants. The control of money worth had problems because of absence of a central authority. Trade almost stopped. (Dicleli,1966: 75-83)

     In the following years, there were Muslim conquests, Hungarian and Viking invasions Also, barbarians (known as Germanic people) were a huge problem. Europe was totally in a caos and anarchy. At this point, feudalism began as a security system (Guran, 1997: 29), but there was the second reason which is internal to appear feudal system. In the time of Roman Empire, king gave some privileges to some people in order to make collecting taxes easier. Also, church had this privilege in some lands. In time, central authority became weak and people who have privileges became more powerful than king in somewhere. In the following years, kings, aristocracy (people have privilege and nobility) and clergy (people who are religious men) had a deal. Kings gave them the right of possession on lands. In return, people who belong to aristocracy and clergy should swear as vassal ( swear of loyalty) (Guran,1997: 30).  In reality, this was not important, because the lords of lands were very powerful and the king could not do anything to them. This situation helped to beginning of feudalism.

     The basic unit of feudalism was manor or domain. Manor contains some territory, villagers who live on this territory and in an estate. This system was known as manorialism. At the center of a manor, there were a village and estate and around these, there were fields and in outermost places, there were rangelands, pastures and timberlands. There were three social classes: nobles (aristocrats, lords and knights), clergy and serfs (Huberman, 1974: 9). Nobles were the owners of lands and they were attending to war with his knights in war times. Serfs were graving lands and doing some other works. Clergy means religious men. Lords were not only owner of lands but they also were law-makers and judges on their own lands. Also, they can interfere to villagers’ private lives. Serfs constituted the larger part of feudal society. They were workers and producers. In addition to be a serf they could have their own lands, but these lands were very little when compared to lords’ lands. Thus, lords’ lands and lords’ works had priorities. Firstly, lords’ land had to be planted. In harvest time, people worked firstly in lords’ lands. Lords’ products had to be sold firstly. In addition to these works, serfs were working on whatever they could do. On the other hand, a serf doesn’t mean totally a slave. They could have their own home. They could give heritage to their inheritor with condition of giving tax. Serfs could not be sold or purchased. Nevertheless, serfs were not free. Most parts of their incomes and labor were taken by lords. Serfs could not leave a land and move to another place. Otherwise, they were punished very badly. A lord could not sell serfs, but he could sell his manor. At this situation, serfs became to belong to new lord. In conclusion, serfs can be seen as half slaves.

     Serfs were not only group which were managed by lords. Also, there were free villagers and free peoples. These free people were giving taxes and they had exact jobs. They didn’t do anything different from their own work. In time, free people moved to cities and became large groups. Then, these became a factor of fall of feudalism which will be mentioned later.

     Lords had relationship with their “süzeren” (dagger) who is sometimes king, sometimes a bigger aristocrat. The king could give land to a lord, but this lord could give some parts of his lands to another lord who is smaller one. Sometimes, a vassal became as powerful as his süzeren. In this situation, a vassal’s swear was only a formality. (Guran,1997: 30).

     The year 1096 was a turning point in Europe. Crusaders were organized against Muslims. To attend to these wars, lords sold their worthy things. Lords and knights died in these wars. Europe could not be successful, but crusaders brought together very positive results. Kings became more powerful because of deaths of lords. Europe became familiar with eastern science, technology and products. Trade between Europe and eastern countries was developed. Money gained vital importance for labor and situation of bound to lands was collapsed. European kings became familiar with new weapons (gun powder) and they used it to destroy the estates of lords. Because of all these reasons, feudalism fell.

Timar System:

 
   Timar system was a governmental, economic and military system. Spahis collected taxes, but amount of this was determined by the sultan and spahis could not take all taxes for himself, the part of his was also determined by the sultan. In return, spahis have to breed soldiers. As timar lands were rural areas, soldiers had a vital role to support security. However, Spahis were not owner of lands. They could not interfere to the villagers. They were officers of state and there was a control system for them .If a spahi did not perform properly his duty, the sultan could take land from him.

     As it is mentioned before, Ottoman lands were shaped as three parts. Öşri lands belonged to Muslims and they could do everything in their own lands, but they were giving tax of tithe (öşür). In same way, non Muslims had same rights and they were giving tax of “haraç” for their lands. The larger parts of lands belonged to the state. These lands were called as “miri” demesne lands. “Miri” demesne lands were formed as three parts: has, zeamet and timar. Has lands had income higher than 100.000 small silver coins. Has lands were given to the padishahs  and the grand viziers. Zeamet lands had income which was between 20.000 and 100.000 small silver coins and these lands were given to very successful generals. Finally, timar lands had income which was lower than 20.000 small silver coins and they were given to the normal generals and officials, in other words, spahis.

     Timar system started with the foundation of the state. Osman Gazi gave some lands to his generals. Aşıkpaşazade who is a contemporary historian of Ottomans mentions about Osman Gazi’s words about timar. Osman Gazi said that, “ I gave timar land to my officials. If a tenant of timar died, the land will be given to his son. ” . (Sevinc,1978: 53). As it is seen, Ottoman Empire  started to timar at the beginning of the state and at the first step of timar is that, Ottomans make powerful loyalties of officials with giving timar lands to their sons. But it was not valid fort he following years.

     In period of Fatih ( Mehmet II) timar system was totally improved. (Akgunduz, Ozturk;1990: 151).  When a people who is a tenant of timar land died, his sons could take their father’s place, but there was a contiditon: the state was looking for efficiency, ability and loyalty, in other words, merit. (Inalcik, 2000: 158-159).

     Timar system depended on conquests. From foundation to the end of the 16. century, Ottomans constantly gained lands and timar system was broaden and the number of soldiers increased time to time. In 1514, in the time of Yavuz Sultan Selim, the number of spahis and soldiers reached to 140.000. In Kanuni’s period, this number reached 200.000. This means a huge military power, and the key of  Ottomans’ success.

     After 16. Century, conditions of states became bad. Conquests lost speed. Then, economic conditions became worse and worse. Timar system was corrupted because it depended on conquests. Also, there was a vital reason for corruption of timar, too. This reason is that sultans were not successful as before. They were voluptuous and they spent money unnecessarily. They were unpractised to govern a state, because of cage system which mean heir apparent were not going to a district to gain experience because if they go, there are possible throne struggle. In time, sultans did not attend  to wars. Because of all these reasons, the central authority was weaken, the wars could not be won and economy of state was destroyed. As a result, taxes were increased. In addition to this, Sultans started to give miri lands to wrong people such as their women, some rich men and soldiers were not breed anymore in timar lands.

     To supply the need of money, the state started to rent lands as a trade product which is called iltizam. According to iltizam, a man gave cash to state and he could do everything to collect taxes on his land for a while. sisteminde (Cin,1978: 107),  In time this system changed into the manor system. Soldiers were not breed anymore. In 18.th Century, the number of spahis soldiers decreased to 20.000. After, Tanzimat, timar system was removed and real officers was ordered to collect taxes.

Conclusion:

     Feudalism was founded after the collapse of Rome Empire. There was absence of central authority, instability and anarchy. Trade was the point of stop. People were bound on land and people needed security. In these circumstances, it can be said that feudalism started unconsciously. On the other hand, timar system was founded consciously and there was a central authority. That’s why, features of them, status of lands are different.

     As it can be seen, there are several differences between feudalism and timar system. For feudalism, we can say that it is almost a shape of state rather than land system. However, timar system is totally a land management system. Rules are determined by the central authority.

     In feudalism, rules and their applications could be different from region to region, because every lord had his own rules. (Akgunduz, Ozturk;1999: 503)  That’s why, there is no a determined system in feudalism and there is no unity. In timar system, there were some exceptions for some provinces like Egypt. In provinces which are far from center of empire, timar was not applied. These provinces were giving taxes directly, but in generally, in timar areas the same rules and the same applications, as well as the same managements which were determined by the government were seen.

     Trade was very improved in the Ottoman Empire. The Ottoman Empire had native market place and some big market places in important cities like İstanbul, Bursa, Edirne and Samsun. Using money was widespread in Ottoman markets. However, in the feudal system trade conditions were very bad.

     Apparently, kings were real owners of lands in feudal system, but practically this was not in this way, lords could sell lands and deliver serfs to another lord. In Ottoman Empire, lands totally belonged to sultan. In fact, timar system was corrupted in time and sometimes it had features like feudalism in perform of iltizam but there was a main difference and this never changed. Spahis or mültezims who had iltizam lands had not rights of legislation, execution and judgment. Because of this, while lords were seen as the leader of states, in timar system, spahis were seen as officials.

     Feudalism was fallen with some events. These are: kings became more powerful and central authority was built again. Cities were improved, trade was developed and dependency on lands collapsed. Kings used gun powder to destroy estates of lords. At the end feudalism was fallen. However, in timar system, corruptions started to be seen with the loss of the central authority of the state and economic crisis. After a while, to gain cash money, the state rented lands and timar system changed into a different form like feudal manor system. With movements of reform, this unfair type of timar system was removed. Officers were sent directly from capital to collect taxes.


Bibliography:

Akgündüz, Ahmet ve Öztürk, Said, Bilinmeyen Osmanli (Osmanlı Araştırmaları Vakfı), İstanbul 1990.
Cin, Halil, Osmanlı Toprak Düzeni ve Bu Düzenin Bozulması (Kültür Bakanlıgı Yayınları: 295, Araştırma ve İnceleme Eserleri:3) Ankara 1978.
Dicleli, Vedad, İktisadi Gelişme Tarihi (Özel Galatasaray Yüksek İktisat ve Ticaret Okulu Yayınlarindan No:3, Fakülteler Matbaasi), Istanbul 1966.
Gombrich, Ernst Hans, A Little History of the World (Translation to English: Caroline Mustill, Yale University Press), New Haven and London 2005.
Güran, Tevfik, İktisat Tarihi (Acar Matbaacılık ve Yayıncılık) İstanbul 1997.
Huberman, Leo, Feodal Toplumdan 20.yy’a (Bilim Yayınları, Çev: Murat Belge), 1974
İhsanoglu, Ekmeleddin(Editör), Osmanlı Devleti Tarihi I.Cilt (Feza Gazetecilik AŞ), İstanbul 1999.
İnalcik, Halil, Osmanlı İmparatorlugu: Toplum ve Ekonomi (Eren Yayincilik), Istanbul 1996.
İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorlugu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi I.Cilt (Editor: Halil İnalcık, Donald Quataert, Çev: Halil Berktay, Eren Yayıncılık), İstanbul 2000.
Marriott, John A.R. (with an introduction), Concise History of the World (Illustrated, Associated Newspapers Ltd) Great Britain, 1935
Sevinç, Necdet, Osmanlılarda Sosyo-Ekonomik Yapı (Kutsun Yayınevi), İstanbul 1978.
Tabakoğlu, Ahmet, Türk İktisat Tarihi, İstanbul 1994.
Ferdi Uzun-Aksi Tarih


14 Kasım 2013 Perşembe

Beyazıt Kulesi



Bir zamanlar İstanbul halkına yangın ve hava durumu haberlerini veren Beyazıt Kulesi Kasım 2013’te müzeye dönüştürüldü. 1828’de II. Mahmut tarafından Mimar Senekerim Balyan’a yaptırılan kulenin geleneklerine göre, yangını gören nöbetteki gözcü itfaiye şefine “Ağa! Bir çocuğun oldu” derdi. Ağa da sorardı: “Kız mı, oğlan mı?” Anadolu yakası, Beyoğlu ve Boğaz’ın Rumeli tarafındaki yangınlar “kız”, İstanbul içi yangınlar da “oğlan” olarak anılırdı.



For English:

Beyazit Tower was recently converted into a museum. Sultan Mahmut the 2nd comissioned the building to the architect Balyan Senekerim in 1828. Once upon a time the people of Istanbul learned news of city fires and weather from the tower. According to custom, the lookout would shout "Captain, we have a child." The captain would ask: "Is it a girl or a boy?" If the fire was inside the old city the lookout would respond, “a boy!”, and for the rest of the town "a girl."


Daha fazla bilgi için --> www.beyazityanginkulesi.com/html/


Kaynak--> Salt Araştırma

6 Eylül 2013 Cuma

Side Apollon Tapınağı







Antalya/Manavgat - M.Ö. 3.yy.

Side kentinin baş tanrıları olan Apollon ve Athena, adına Roma Barışı olarak adlandırılan dönemde iki muhteşem tapınak inşa edilir. Işık, güzellik ve sanat tanrısı olarak kutsanan Apollon adına inşa edilen tapınak 17x30 m. Boyutlu dikdörtgen bir plana sahiptir. Üzerinde 8,90 metre yüksekliğinde, 6x11 dizisinde, Korint başlıklı sütunlar bulunur. Side, M.S. 3. yüzyıldan itibaren bir Hıristiyan kentine dönüşmeye başlayınca, Apollon Tapınağı da büyük bir bazilikanın atriumu içinde kalır ve tapınağın bir bölümü de bazilika yapımında kullanılmak üzere sökülür. Sonraları tapınağın büyük sütunlarından birkaçı restore edilerek yerlerine konmuştur.


14 Ağustos 2013 Çarşamba

Dünya Tarihi Bu Duvarın Yıkılışıyla Değişti



     1949 -1961 yılları arasında , yaklaşık 2,5 milyon Doğu Almanyalının Batı Almanya ‘ ya kaçması , üstelik kaçanların çoğunluğunu  işçilerin , meslek sahiplerinin ve aydınların oluşturması ; Doğu Almanya ‘nın ekonomik varlığını tehdit edecek boyutlara varmıştı. Kaçışları engellemek isteyen Doğu Almanya , kaçışları için bir ‘ kapı ‘ durumunda olan Batı Berlin
‘e duvar örmeye karar verdi. İlk duvar Doğu Alman Meclisi 'nin kararıyla 1961’in 12-13 Ağustos günlerinde örüldü. Daha sonra bunun yerini , gözcü kuleleri , makineli tüfek yuvaları ve mayınlarla güçlendirilmiş bir dizi beton duvar aldı ; artık duvarın uzunluğu toplam 165 km idi. 1989’ da , Doğu Avrupa 'yı etkileyen demokratikleşme dalgası sırasında, Doğu Alman önderleri iktidardan uzaklaştırıldı. Ve nihayet 9 Kasım’ da Doğu Almanya yönetimi ‘ imkansız ‘ gözüyle bakılan kararı aldı ; bütün Doğu Alman vatandaşlarına  istedikleri sınır kapısından Batı’ ya geçebileceklerini açıkladı. Böylece ülkenin 28 yıllık bölünmüşlüğünü simgeleyen Berlin Duvarı ( ilk yıllardaki adıyla Utanç Duvarı) bir hatıra haline geldi.

Kaynak--> Atlas Tarih


22 Haziran 2013 Cumartesi

İnkaların Hesap Makinesi



        İlk hesap makinesinin eski Mısır’da ve Asya’da kullanılan ‘’abakus’’ olduğu kabul edilir. Ancak Güney Amerika’da And Dağları bölgesinde ‘’kipu’’ adı verilen ve rakamları kaydetmeye yarayan bir araç geliştirilmişti. Kazılarda bulunan ilk örnekler çok eskiydi. İspanyol fatihlerinden kendi dillerinde ‘’quipu’’ diye yazdığı bu araç, sicimlerden oluşuyordu. 

      Peru’nun güneyindeki İnkalar 15. yüzyılda Güney Amerika’da dev bir imparatorluk kurdular. Kipuyu geliştirerek, önemli bir bürokratik aygıt haline getirdiler. Bürokrasi, halkı vergilendirmek, askere almak ve kontrol etmek için kipudan yararlandı. Kipu hakkındaki ilk bilgileri bir İnka kadınıyla bir İspanyolun oğlu olan ‘’ El Inca ‘’ Garcilaso de la Vega (1539- 1616) vermiştir. ‘’Kipu, düğüm, düğüm atmak ve hesap anlamına gelir çünkü düğümler her türlü hesabın yapılmasını sağlar.’’ 


     Kipu, kalın bir sicime takılan farklı renklerdeki uzun sicimlerden oluşurdu. Bu sicimlere gruplar halinde atılan düğümler çeşitli anlamlara gelirdi. Ana sicime en yakın düğümler 1000’leri ( veya sayılan şeye göre 100’leri ), daha alttakiler 100’leri (veya 10’ları) ifade ederdi. Renkler ise sayımı yapılan şeylerin veya insanların tiplerini ayırırdı. İnka bürokrasisinin en önemli kişisi olan sayım memuru ‘’kipukamayok’’ bu sayede halkı, mallarını vs. sayıp kayda geçirirdi. Garcilaso de la Vega, halkın her yıl nasıl sayıldığını anlatır: ‘’ İlk düğüme 60, ikinci düğüme 50, üçüncüye 40 yaşındakileri yerleştirirlerdi; düğümler en alttaki bebeklere kadar inerdi.’’ Böylece erkek nüfus yaş gruplarına göre 10 sınıfa ayrılırdı. Günümüzde bazı araştırmacılar, kipunun aynı zamanda bir yazı dili olduğunu öne sürüyor. Yazısı olmayan bir kültür olarak bilinen İknaların diline keçua ( quechua ) denir. Bu dille kipuları karşılaştıranlar, ortaya bir alfabe çıkartamadı. Ancak son yıllarda kipulardaki yazının, fonetik (seslere dayalı) değil ideografik ( fikir ve nesneleri sembollerle anlatan) bir yazı olduğu öne sürüldü.


Kaynak--> NTV Tarih


4 Mayıs 2013 Cumartesi

Gaugamela Savaşı



     
     Büyük İskender'in Aleksander Savaşları'nın bir parçası olan Gaugamela Savaşı, bugünkü Musul yakınlarında, M.Ö. 331'de gerçekleşmiş olup; Antik Makedonya, Pers İmparatorluğu'na karşı savaşmıştır. Makedon kuvvetlerinin 40 bin asker ve 7 bin süvariden oluşmasına karşılık; 250 bin asker, 3500 atlı savaş arabası ve 15 savaş filinden oluşan muazzam Pers ordusunu, İskender'in ve komutanlarının savaş dehası ile bozguna uğratmıştır. Makedonlar'ın 4 bin ölü ve yaralısına karşılık, Persler 120 bin kayıp vermiştir.


13 Nisan 2013 Cumartesi

Şehitlik Bildirimi




ÇANAKKALE SAVAŞINDA ŞEHİT OLAN ASKERLERİN AİLELERİNE GÖNDERİLEN ŞEHİTLİK BİLDİRİMİ


"Kabataş'ta oturan Zehra Hanım'a;

21. Alay 1. Tabur 1. Bölük, zevciniz Yüzbaşı Kazım Efendi, 14 Nisan 1331 (Rumi) tarihinde Seddülbahir Muharebesi'nde bir Osmanlı Askerine yakışan kahramanlık ve fedakarlıkla şehit oldu. 

Din-i Celil-i İslam'ın ve mukaddes vatanın müdafaası uğrunda hayatını feda edenlerin arkalarında bıraktıklarına düşen vazife ye's ve fütur (yas ve üzüntü) değil, fahr ve sürurdur. (övünç ve sevinçtir) 

Bütün arkadaşları gibi merhumun da kıymetli hatırası yalnız daha büyük ailesi olan ordunun kalbinde ebediyen saklı kalacağına ve intikamının düşmanlarımızdan alınacağına emin ve bununla müteselli olunuz.

Muhterem şehidin bütün yakınları ve sevenleri için Allah'tan ecir ve sabır tazarru ederek beyan-ı hürmet eylerim. 

Başkumandan Vekili Enver."


29 Mart 2013 Cuma

İlginç Bir Hükümdar Çifti




      Bundan tam 200 yıl önce, 15 Aralık 1809’da, imparatoriçe Josephine ünlü imparator Napoleon’un verdiği boşanma senedini imzaladı, daha doğrusu imzalatıldı. Güya falcılar kendisine çok daha önce “Kraliçe olacaksın, taç giyeceksin fakat bedbaht ve hüsran içinde öleceksin” demişlerdi. İhtilal sırasında Barras’ın metresiydi. Bu Fransa’da yarı resmi bir unvandır.

İhtilalin genç liderlerinden general Bonaparte -ki kendisinden 5-6 yaş küçük olduğu görülüyordu- ona âşık oldu, evlendiler. Fransız İhtilali’nin terör devri geçmişti. Yeni rejimin Avrupa’da tutunması savaşla ve bu genç general gibilerinin dehasıyla mümkündü.

Napoleon karısını her zaman sevdi, Josephine de onu. Bu çift Avrupa saraylarına yeni bir düzeni getirdiler. 1805’te imparator olarak İtalya’dan davet edilen Papa’nın elinden taç giydi ve Josephine’e tacını da kendi giydirdi. Josephine duldu, önceki evliliğinden bir kızı vardı: Hortense de Beauharnais. Bu kız bir müddet sonra Napoleon’un kardeşi Louis ile evlendi ve doğan çocukları ilerde Louis Bonaparte olarak önce Fransa’nın cumhurbaşkanı, sonra da III. Napoleon unvanı ile imparatoru oldu. Kendisini amcası ve aynı zamanda da üvey dedesi büyük Napoleon’dan ayırmak için dili uzunlar “Petit Napoleon- küçük” ünvanı ile anarlar.

Giysiler inceldi, banyoya küvet girdi

Karısını boşayan imparator, Avusturya Habsburglarından bir gelin aldı: İmparator I. Franz’ın kızı Marie Louise. Doğan çocuk mutsuz yaşadı. 1815 Viyana Kongresi’nden sonra Napoleon’un kurduğu Avrupa’yı yıkan antlaşma; İtalya’nın Toscanası’nı bu prensese veriyordu. Tabii ne İtalya hayatından memnundu, ne prenses ne de Avusturyalılar...

Josephine Malmasion’a taşındı; Napoleon ile ilişkilerini sürdürdüğü söylenir. İmparator Elbe adasında esarette iken orada öldü. Napoleon Waterloo Savaşı’ndan sonra 1821’de St. Helen de ölüp gömülmüş, günün birinde naaşı Fransa’ya getirilmiştir. Galiba bu muhteşem cenaze töreni aralık ortasında, onların boşandıkları tarihteydi.

Bu bir ilginç çiftti. Avrupa bir dul imparatoriçe tanıyordu. İhtilal sadece siyasi rejimi değil, kılık kıyafeti, ev mobilyasını dahi değiştirmişti. Napoleon ve Josephine ise “ampire” dediğimiz Roma imparatorluk modasını getirdiler. Kılık ve kıyafetler hayli hafifledi, çamaşırlar inceldi; asıl önemlisi banyo odalarına Roma tipi bir küvet kondu çünkü Josephine de Napoleon da bazen günde iki-üç kere yıkanıyorlardı. Fransız üst sınıfları için alışılmadık bir manzara...


İlber Ortaylı
(Milliyet, 13.12.2009)




26 Mart 2013 Salı

I. Dünya Savaşı Öncesi Hitler


         


     Adolf Hitler, I. Dünya Savaşı'na katılan kalabalıkta savaşın heyecanı içindeyken.. Daha henüz adını duyuramamış bir asker adayı..


17 Mart 2013 Pazar

Takrir Örneği




Üst Kısım: Esir maddesiçün Nemçe devletine sonraki birliğin takrîr-i acizânemin sûretidir.

İşbu hıdmet-i celileye me’muriyetle gelirken Peşte şehrine vusûlumuzda Bosna ahalisinden ve yeniçeri zümresinden ellinci cemaatin yoldaşlarından Bosna sarayı içinde doğub büyüme Hamza oğlu İbrahim Paşa nam kimesne esna-yı seferde böğürdelen ağaları tarafından mektub ile Belgrad’a gönderilüb cevabıyla avdet iderken hilal-i râhda Nemçe asâkirine tesadüf idüb kayd-ı üsere giriftâr ve hala Sultat zümresine idhâl olunduğunu inhâ ve tenassur itmeyüb din-i İslam üzere idüğini etba’mızın cümleye ihyâ ve ibnâ itmesiyle ber-mucib şurût-i ahdnâme-i hümâyun esir-i mezbûr zabıtlarından taleb olundukda meyânede ba’zı cevab ve sual cereyânından sonra üsera maddesi Beç’de fasl olunmak üzere nizam ve kaidemizden olmağla bimenlihi teâla Beç’e vusûlunuzda ifâde ve tarafınıza virilmek şartıyla emaneten esir-i mezburu size teslim ideriz dimeleriyle şart-ı mezbûr ile emaneten esir-i mezbûr tarafımıza virilüb Beç’e vasıl oldukda devlet-i imparatoriyye tarafından ber-mucib ahdnâme-i hümâyun taleb olundukda muhalefet olunmayub yedimize teslim ve sebil-i tahliye olunduğu işbu takrîrimiz ile ifade ve beyân olunur.

Fi yevmi 21 Cemâziyelâhir 1206


Belgenin orjinal hali:






15 Mart 2013 Cuma

Tezkire Örneği



     Tezkire, kelime anlamıyla "zikredilen, zikri geçen" anlamına gelen tezkire, kişilerin biyografisini çeşitli yönleriyle subjektif veya objektif ele alan eserlerdir.Tezkireler ilk kez İran edebiyatında ortaya çıkmıştır.Bu eserler mensur yazılmakla birlikte içinde manzum kısımların yer aldığı tezkireler de vardır. Tezkireler bugünkü edebiyat tarihlerinin ve şiir antolojilerin yerini tutmaktadır.

Tezkire Örneği:


Atûfetlü efendim hazretleri;

Bi-lutfihi tealâ altmış beş senesi martı hulûl iderek sâye-i meâlivâye-yi cenâb-ı şehinşâhîde usûl-i müessese ve nizâmat-ı mukarreresi üzere mâliye hazine-i celîlesinin vâridat ve mesârifat-ı seneviyyesinin tanzim olunan müvazene defteri maliye nâzırı atûfetlü efendi hazretleri tarafından bâb-ı âliye gönderilerek meclis-i vâlâya virilmiş olmasıyla bi’l-mutalaa tevzih maddelerini mutazammın kaleme alınan mazbata iş bu şehr-i cumâde’l ûlânın yigirmi beşinci pencşenbe günü akd olunan meclis-i mahsûsda kırâat ve defter mezbûr müfredâtına dahi imrâr-ı nazar-ı dikkat olundukda mazbata-i mezkûrede beyan olunduğu vechle nâzır-ı müşarun ileyh hazretlerinin izâfe-i himmetiyle vâkıa pek güzel ve münakkah olarak terkim ve tanzim itdirilmiş ve mazbata-i mezkûre mütalaasından bi’l etraf ma’lum olacağı vechle mesârifât-ı muayyene ve gayr-i muayyene vâridât-ı mukayyededen ziyâde görünmüş ise de cümlesinin esbâb-ı icabiyyesi defter ve hülasada izâhen beyân olunmuş ve sâye-i füyûzâtvâye-i hazret-i şâhânede lillâhi’l hamd vâridât-ı saltanat-ı seniyye dahi sinîn-i sâbıkaya nazaran kesb-i tezayüd itmekde ve bu sene tenezzülü mülahaza olunan gümrük ve âşar rüsûmâtı dahi zann olunduğu mikdar noksan bulmayacağı me’mül olunmakda olmasına nazaran sene-i merkûme vâridât ve mesârifâtının defter-i mezkûrde münderic olduğu üzere tertîb ve tahsis ve muahharan meclis-i vâla âzalığına me’mur olan devletlü Yeğen Ahmed Paşa ve İzzet Paşa hazerâtının otuz beşer bin guruş maaş-ı mahsûslarından otuzar bin guruş açıkdan virilmesi cihetiyle buna bir karşılık bulunmak lâzım geleceğinden maaş tertîbâtına ilave olunmak üzere atâyâ-yı seniyye içün tertîb olunan on iki bin kiseden iki bin kisesinin tenkîsi sûretleri müzâkere ve tensîb olunmuş ise de ol bâbda her ne vechle irâde-i seniyye-i cenâb-ı şehinşâhî müteallik ve şeref-sudûr buyrulur ise ana göre icrâ-yı îcâbına ibtidâr olunacağı ve mezkûr mazbata ve defter hülâsasıyla beraber manzûr-ı âli buyrulmak içün takdim kılındığı beyânıyla tezkire-i senâverî terkîm olındı efendim.

Fî 28 Cemâziyelevvel sene 65

Yazının Orjinal Hali:





14 Mart 2013 Perşembe

Burası Lüksemburg Dükalığı değil




     Sultan Abdülhamid devrinden alacağımız miras ve dersler neler?
Türk çocuğu, etrafının sorumluluğunu taşıyan bir insan olmalı ki olmak zorundadır, yarın bir gün etrafımızda içtimai, iktisadi ve siyasi bir zelzele olduğu zaman seyirci kalmayalım.

      Kalamıyoruz zaten; bugün fakruzaruret içindeki Gürcistan bizden medet umuyor. Yangın içindeki Azerbaycan bizden medet umuyor. Asya'da bir şey olsa bize bakıyorlar. Balkanlar'da yangına uğrayan, bize bakıyor. Peki, biz buna "hayır" mı diyeceğiz? Diyemiyoruz. Onun için "Kabuğumuza çekiliriz" fikrini unutalım. Niye kabuğunuza çekilemezsiniz? Çünkü bir imparatorluğun bakiyesi üzerindesiniz. Burası Lüksemburg Dükalığı değil, birtakım sorumluluklarımız var; o sorumluluk gelip yakamıza yapışır. Oraya yardım etmek zorundasın. Niçin yerinde oturamazsın? Çünkü üzerinden daha 100 sene geçmemiş, biz oralardaydık. İşte onun için II.Abdülhamid devrine bakıyoruz. Mükemmel müesseselerimiz var. O müesseselerimiz tarihten geliyor ve o müesseseler o haliyle yaşamaya devam ediyor.

İlber Ortaylı
(Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı, Timaş Yayınları,
İstanbul, Ekim 2012, sf.32)


27 Şubat 2013 Çarşamba

Diktadan Çöküntüye




     Adolf Hitler ve Nazi Partisi 1933 seçimlerinde en çok reyi aldı. Harp sonrası Almanya’nın en büyük sorunu İngiltere-Fransa blokunun intikamcılığıydı; büyük miktardaki savaş tazminatı yanında sanayinin enerji kaynağı olan Ruhr havzasına el atılmıştı. Savaş sanayii durdurulmuştu, işsiz ve üretemeyen bir halkı enflasyonun bekleyeceği açıktı. İnsanlar işsiz olduklarından değil, işlerini kaybetme korkusundan sokaktaki komünist ve sosyal demokrat partinin gösterilerine katılmıyordu. Düzeni bozacak bu adamlar, önlerindeki ekmeği de kaybetmelerine sebep olurdu. İşin gerçeği şu; Rusya’nın dışında komünist hareketin en güçlü olduğu ülke Almanya’ydı. 1918’deki Spartakist hareketin kanla bastırılmasına rağmen Alman seçmeni hâlâ küçümsenmeyecek bir oranda Komünist harekete sempatiyle bakıyordu. Avrupa’nın en kalabalık ve güçlü proletaryası Almanya’daydı ama tarihin en beceriksiz komünist partisi de Almanya’dakiydi. Çalışan sınıfları kimin sürükleyeceğine bakmak lazım; galiba Naziler kalabalık orta sınıfı daha becerikli bir şekilde peşlerinden sürüklediler.


     ‘Hıristiyanca sabır göstermek gerek’ 
Mutlak bir başarı söz konusu değildi; nasyonal sosyalistler birinci partiydi. Ama diğer muhafazakârlar ve sosyal demokratların o tarihte bir araya gelmeleri söz konusu olamazdı. Sonradan Ankara’ya büyükelçi olan Franz von Papen dahil sağ politikacı ve partiler Hitler’i daha ehven gördüler ve Cumhurbaşkanı Mareşal Hindenburg da geleneksel Alman ölçülerine göre gözü pek tutmasa da bu eski onbaşıyı başbakan tayin etmekte fazla tereddüt etmedi.
Sözde seçimle gelen hükümet kısa zamanda bütün anayasal düzeni altüst etti. İşsizlerden çok işini kaybetmekten korkan sendikalardan bunalan sermaye ve geniş orta sınıf Nazi ilerlemesini destekledi . Naziler sınıf kavgasını zorbalıkla önledi ve Mussolini’den öğrendiklerini uyguladılar; işverenleri de devlet talimatına ve baskısına bağladılar. Hatta Vatikan’ın kudretli adamı ve Berlin’e nuncius (Vatikan büyükelçisi) olarak gönderilen Kardinal Pacelli dahi “Nazilerin pek matah olmadığını fakat Almanların uygar ve rafine bir millet olduğunu ve haydut sürüsünü kısa zamanda sahneden iteleyeceğini, Hıristiyanca sabır göstermek gerektiğini” söyledi durdu. Geleceğin papasının ve Vatikan devlet sekreterinin Almancası ve Alman kültürü kayda değerdi. Hitler Almanyası’na gösterdiği sabır ise Reich yıkılana kadar devam etti.

     O dönemde Almanya’da Amerikan sefaret müsteşarı olan Katolik ve İrlanda menşeli bir Kennedy vardı. Kardinal Pacelli 1939 yılının mart ayında Papa seçildiğinde Washington’dakiler onu da Pacelli ile dostluğuna binaen Vatikan’a sefir tayin etti. Yeni Amerikan sefiri Papa’ya “Nazilerin kısa zamanda toparlanıp gideceklerine dair öngörünüz pek gerçekleşmedi, kuvvetlendiler ve başa dert oldular” diye hatırlatınca Papa’nın cevabı “Ben o zaman infallable (yanılmaz) değildim” olmuş.

     15 Mart 1933’te Üçüncü Reich’ı muhalefetsiz tam yetkiyle ilan eden Hitler beş yıl sonra 12 Mart 1938’de Avusturya’ya girdi . Anti-semitizm de o tarihten sonra tırmandı. Avusturya adeta en hafif bir çekinceye bile lüzum olmadığını Hitler’e hatırlatmıştır. 9 Kasım’daki ünlü Kristal Gece ile müthiş yağmanın ardından 10 Kasım 1938’de Yahudilerin toplanması ve kamplara sürülmesi başlamıştı. Mart ayı bir tırmanmaydı ve o günün dünyasında herkes önleme değil uzlaşma yolunu tercih ediyordu. Karşı tarafın bu uzlaşmayı bir zaaf olarak gördüğünü fark edenler dahi oralı olmamayı tercih etti.



İlber Ortaylı 
(Milliyet, 18.03.2012)




23 Şubat 2013 Cumartesi

Taşkızak Tersanesi




     1455 yılında Fatih Sultan Mehmed tarafından kurulmuştur. Osmanlı İmparatorluğu'nun Yükselme Devri'nde hızla gelişen tersane, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Hasköy'den Azapkapı'ya kadar uzanan sahada yaklaşık 300 gemi inşa gözü ile dünyanın en büyük tersanesi haline gelmiş, Akdeniz'i bir Türk Gölü haline getiren güçlü Osmanlı Donanması bu tersanede inşa edilmiştir. Beş asır boyunca birçok atılımlar yapılan tersanede stimli makine teknolojisinin gemilere uygulanması ve çelik gemilerin inşaatına çağdaşlarıyla aynı zamanda geçilmiştir.

     Taşkızak Tersanesi'nde 1827'de ilk yüzer havuz, 1827'de ilk buharlı gemi, 1886 yılında Abdülhamid ve Abdülmecid adı verilen ilk denizaltı gemileri inşa edilmiştir.

     I. Dünya Savaşı'ndan sonra İstanbul'un işgali ve askerden arındırılması Taşkızak Tersanesi'nin kapatılmasına yol açmış, mevcut tezgah ve makineler Gölcük'e nakledilerek orada yeni bir tersane kurulması sağlanmıştır.

     Boğazlar hakkındaki antlaşmadan sonra, Taşkızak Tersanesi 1941 yılında yeniden faaliyete geçmiş, çok az sayıda mühendis ve işçisiyle çalışmaya başlayarak, daha ziyade havuzlama ve onarım amaçlarıyla kullanılmış, küçük tonajlı gemiler de inşa edilmiştir.


     1960 yılından itibaren gelişmesini hızlandırarak yeni atölyeler, kapalı çalışma alanları yapılmış, eski binalardan bir bölümü restore edilerek Türk Deniz Kuvvetleri'nin modern gemi ihtiyacının bir bölümünü karşılayan bugünkü seviyesine ulaşmıştır.
 


Yazan--> Ayşe Nur KARA