Kültür ve Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kültür ve Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Aralık 2015 Pazar

2015 Yılında Türkiye’den En Önemli 10 Arkeolojik Keşif

1-Mersin’deki Olba Antik Kenti’nde Bulunan 1800 Yıllık Mozaik

Mersin’in Silifke İlçesi’nde bulunan Olba Antik Kenti’nde üç portreden ve pelerinli melekten oluşan mozaik bulundu. Yapımında kullanılan tessera büyüklükleri 1 cm.’den az olduğu için son derece ince ve özenli bir yapı gösteren ve yaklaşık 35 metrekare büyüklüğünde olan mozaik; çok sayıda renkli taş ve cam tessera sayesinde renkli, ince ve gösterişli bir görüntü barındırıyor.


İki farklı pano ve bunları birbirinden ayıran baklava dilimi motiflerinden oluşan mozaiğin panolarından birinde, geometrik bezemeler arasında birer kadın ve ortada bir erkek olmak üzere toplam üç portre yer alırken, portrelerin Yunanca yazıtlar uyarınca, Tryphe, Bios ve Lucia (?) olarak tanımlandığı ve yaşamı, lüksü sembolize ettikleri belirtiliyor. Diğer panoda ise, beş tabloda kanatlı ve pelerinli melek  tasviri görülüyor.

İlk belirlemelere göre MS. 2. yüzyıl sonları ile 3. yüzyılın ilk yarısı arasındaki döneme tarihlenen mozaik ile ilgili restorasyon ve konservasyon çalışmaları devam ediyor.

2- İzmir’de Bulunan Atinalılar ile Spartalıların Savaştığı Antik Ada

3- Aşıklı Höyük’te Bulunan 10.000 Yıllık Hasır

4- Aslantepe’de Bulunan 5000 Yıllık Kerpiç Taht

5- Hatay’da Bulunan 1500 Yıllık Kutsal Havariler Kilisesi 

6- Kapadokya’da Bulunan Devasa Antik Yeraltı Şehri

7- Ani Ören Yeri’nde Bulunan Tarih Öncesi Kaya Resimleri

8- Perge’de 34 Yıl Sonra Bulunan Telesphoros Heykelinin Başı

9- Çayönü ve Çatalhöyük’te Bulunan En Eski Balmumu Kalıntıları

10- İstiklal Caddesi’nde Bulunan Bizans Nekropolü

Daha fazla bilgi için >> arkeofili.com


28 Şubat 2013 Perşembe

Osmanlı Türkçesi (Osmanlıca)




     Oğuz Türklerinin kullandığı dilin devamı olan ve Selçuklular'ın son zamanlarından Cumhûriyet devrine kadar 700 yıl kullanılan ve kesintisiz eserlerini veren Osmanlı Türklüğünün devlet ve resmî yazışma dili.
Kaşgarlı Mahmud, Dîvân’ında Oğuz ve Hâkâniye adlı iki edebî şîveden bahseder. Bunlardan Oğuz Türklerinin kullandığı Oğuzca; daha sonra Türklüğün İslâmî devresi içinde ve Osmanlı Hânedanına nispetle Osmanlıca veya Osmanlı Türkçesi adını almıştır. “Osmanlıca” deyimi daha çok Osmanlıyı inceleyen müsteşrikler tarafından kullanılmıştır.

     Eski Türkçe devresinden sonra, 13. asra kadar, Türk kültür târihi içindeki eserlerimiz; göçler ve yeni yeni kültür merkezlerinin ortaya çıkması sebepleriyle, Kuzey-Doğu (Kıpçak, Çağatay) ve Batı Türkçesi'ni de içine alarak “Müşterek Orta Asya Yazı Dili” ile verilmiştir.

     Batı Türkçesi adını verdiğimiz Oğuz Türkçesi; Osmanlı Türkçesi-Azerî Ağzı ile birlikte olan müşterek devresini, hemen hemen 15. yüzyılın ortalarına kadar sürdürür. Ancak bu zamandan sonradır ki, Selçuklular devrinin sonunda yer alan ve Eski Anadolu Türkçesi adı ile andığımız her iki ağzın müşterek oldukları zaman görülen bazı ayrılıkların bir kısmı Osmanlı, bir kısmı da Azerî Türkçesi'nde umumîleşerek 16. yüzyıldan başlamak üzere iki ağzın kesin çizgilerle ayrılmasına sebep olur. Bunun yanında her iki şîvenin komşularından alınan kelimeleri, Arapça ve Farsça olanlar hariç, Azerî ve Osmanlı Türkçelerinde anlaşmada çıkacak, ikinci bir ayrılığı ortaya çıkarır.

     Azerî Türkçesi daha çok Rusça ve Moğolca ile onlara yakın yerlilerin ve Hintçe'nin kollarından kelimeler alırken, Osmanlı Türkçesi de komşu Avrupa milletlerinin dillerinden kelimeler almıştır. Gerçekte, kurulan büyük bir imparatorluğun, sınırları içine aldığı pekçok milletin dilinden meydana gelen Osmanlı Türkçesi; topraklarla birlikte yeni kelimeler de fethederek onları millîleştirmiştir. Bu durum, Türkçe'nin karakteri icâbı da böyledir. Bu kelimeler daha çok, İtalyan, Yunan, Arnavut, Sırp, Romen, Bulgar vs. gibi milletlerin dillerinden girmiştir. Ancak bu milletlerin dillerinden alınan kelimeler, zamanla Türkçe'nin içinde yoğrulmuştur.

      Arapça ve Farsça'dan gelen kelimeler ise yadırganmazlar. Çünkü Osmanlılar'da bu iki dile hiçbir zaman yabancı diller gözü ile bakılmaz. Bu sebepledir ki Türkçe başta olmak üzere, Arapça ve Farsça gramer unsurları Osmanlı Türkçesi'ne girmiş, yabancı kelimelerde herhangi bir ayrılık gözetilmediğinden, galat da olsalar, Türk zekâ ve kâbiliyetinin ürünü olan kelimeler ortaya çıkmıştır. Bu durum tamlamalarda da kendini gösterir.

     İslâmî devre içerisinde Batı Türklüğünün dili olan Osmanlı Türkçesi, devre itibariyle Türk Dili tarihinin Orta ve Yeni Türkçe devreleri içine girmektedir. Tarihî Türkiye Türkçesi adını da verdiğimiz Osmanlı Türkçesi ilk devir eserlerinde; Türkî, Lisân-ı Türkî ve Türkmence olarak adlandırılır. Cevdet Paşa ve Fuad Paşa tarafından yazılan gramerin adı da Kavâid-i Osmâniye’dir. Cevdet Paşa, daha sonra Osmanlı lafzını bırakmış eserine Kavâid-i Türkiye adını vermiştir. Bu isim daha bazı gramer kitaplarında Lisân-ı Osmânî, Osmanlıca, Osmanlı Sarfı, Nahv-i Osmânî, Osmanlıca Dersleri gibi günümüze kadar gelmektedir. Ancak Süleyman Paşa ve Şemseddin Sâmî gibi zevâtın yazdığı gramerlerde İlm-i Sarf-ı Türkî ve Nev Usûl Sarf-ı Türkî gibi yine Türkî lafzına yer verilir. Deny ve Redhouse gibi batılılar ise, eserlerinde her iki kelimeyi de kullanmışlardır.

     On üçüncü yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar devam eden, alfabe olarak Arap menşeli İslâmî Türk alfabesine yer veren Osmanlıca'yı; 1) Eski Osmanlıca, 2) Klasik Osmanlıca, 3) Yeni Osmanlıca olarak üç devreye ayırmak gerekir.

     Birinci devre; yukarıda da belirtildiği gibi Osmanlı Azerî Türkçelerinin birleştiği 13-15. yüzyılları içine alan, yabancı dillerden gelen kelimelerin az olduğu, açık Türkçe devresidir. Bu devreye Eski Anadolu Türkçesi veya İlk Osmanlı Türkçesi de denmektedir.

     İkinci devre Klâsik Osmanlıca devridir ki 16-19. asırları içine almaktadır. Türkçe, bu devrede Arapça ve Farsça'dan gelen kelime ve gramer kaidelerine ziyadesiyle açılmıştır. Ancak bu durum, yazılan eserlerin mevzûuna ve işlenişine göre, dilin açık ve anlaşılır veya kapalı olması şekli, değişmektedir. Meselâ Bâkî’nin Dîvân’ını anlamak güç olabilir. Fakat Meâlimü’l-Yakîn adlı siyer kitabı gayet açıktır ve anlamada zorluk çekilmez. Ancak, belirli kültür seviyesine ulaşmamış bir insan, hangi devirde olursa olsun günlük kelimelerin dışında hiçbir şey anlamaz ve cehaletini, ortaya konan eserlere yüklemekten kendini alamaz. Bu durum göz önüne alındığı takdirde, elbette çobanın ve padişahın dili bir olmayacaktır. Çünkü dünyaları başkadır. Fakat daha çok 16. yüzyıldan itibaren Arapça ve Farsça'dan meydana gelen kelimeler ağırlık kazanmaya başlar; 17 ve 18. yüzyıllarda gittikçe koyulaşır, anlaşılmaz bir hâl alır. Türkçe kelimelerin, cümlenin sadece fiilinde kaldığı görülür. Nesir dilinde daha fazla anlaşılmazlık ortaya çıkar. Nazım dili ise, bir noktada ölçülü bir cümle yapısına sahip olduğu için, kendini pek kaybetmez.

     Bu devre “Klâsik Osmanlıca” olarak adlandırılan devirdir. Ancak bunda büyüyen ve gelişen bir devletin, her sahada, dilindeki ihtişam ve ifade kabiliyetinin bulunması ve kültür seviyesi bakımından hayatının yükselmesi de büyük rol oynamıştır. Devrenin sonunda bu durum halk şiirinde de kendini göstermiştir. Fakat son iki yüzyılda halk şiirinin dili 1908’den sonra gerçekleştirilecek olan ikiliği ortadan kaldırmış ve halk diliyle yüksek zümre dili birbirine yaklaşmıştır.

     Yeni Osmanlıca devresiyse, 19-20. asırları ve Cumhuriyet devrine kadar olan zamanı içine almaktadır. Osmanlıca'nın bu sonuncu devresi, gazeteci lisanının başladığı, Arapça ve Farsça tamlamaların çözüldüğü, Türkçe'nin kendi kaidelerine sahip çıkmaya başladığı devirdir. Fakat bu devrede de Arap ve Fars dillerinden gelen kelimelerin yanında, batı dillerinden pek fazla kelime alınmıştır. Hattâ bu durum Cumhuriyet devrinden sonra, günümüze kadar uzanmıştır.

     Her ne şekilde olursa olsun Osmanlı Türkçesi'ne, kültür dili olması hasebiyle, bir yüksek zümre dili olarak bakmak mümkündür. Ancak “Arapça, Farsça ve Türkçe'nin karışımı bir dildir!” demek yanlıştır. Eğer öyle olsa idi, geride kalan kültür hazinesine Arapların ve Farsların da sahip çıkması gerekirdi. Halbuki bu hazine, sadece Türk milletinindir. Yalnız bu dil, zevk-i selim sahibi yüksek tabakanın dili olmuş ve halk dilinden ayrılmış olarak zuhur etmiştir. Yazı dili, aradığı açık ve anlaşılır şekle, ancak yirminci asrın başlarında kavuşmuştur. Böylece bu devirden sonra yazı ve halk dili birbirine yaklaşmış ve zamanla aradaki açığı kapatmıştır.

     Osmanlıca içinde ele aldığımız ilk devre ise, sonda yer alan her iki devreden daha açık ve anlaşılır bir durum gösterir. Bu devrenin eserleri, bugün bile anlaşılır durumdadır. Fakat son devreye nispeten ilk devrede, sonradan kullanıştan düşen arkaik, eski kelimeler yer almaktadır. Bugün milletimizin zevkle okuduğu Yunus Divânı ve Mevlid gibi eserler bu devrin mahsulüdür. Her ne şekilde olursa olsun, Osmanlıca, 700 yıl süren uzun ömrü ile, Türklüğün en büyük yazı dili olmuştur.



20 Şubat 2013 Çarşamba

50 Yıla Damga Vuran Dergi; Servet-i Fünun



     Servet-i Fünun, 27 Mart 1891 - 26 Mayıs 1944 tarihleri arasında yayımlanmış fen, magazin, sanat ve edebiyat dergisiydi. İstanbul'da haftalık olarak yayımlandı ve 53 yıl boyunca tam 2464 sayı çıktı. Ünlü edebiyatçıların görev yaptığı dergi bir edebiyat akımına da adını verdi. İşte Servet-i Fünun'un yayın hayatı: 17 Mart 1891' de yayın hayatına atıldı. Basıldığı Ahmed İhsan Matbaası, Abdülhamid' in verdiği destek ile döneminin en modern matbaası haline geldi. Aynı destek ve Osman Hamdi Bey' in yardımıyla Avrupa'dan ilk kez klişeci getirtilerek dergi bol resimli bir hale getirildi. Tevfik Fikret'in atanmasıyla Servet-i Fünun edebi akımının yayın organı haline geldi. 16 Ekim 1901' de dergide Hüseyin Cahit' in  (Yalçın) Fransız Devrimi' ne dair bir çeviri makalesinin yayımlanmasından dolayı rakip dergi Malumat' ın sahibi Baba Tahir tarafından jurnallenmesi üzerine kapatıldı. Kısa bir müddet sonra mahkemede beraat eden Hüseyin Cahit ve Ahmed İhsan dergiyi çıkarmayı sürdürseler de dergi eski edebi kimliğini yitirerek bol resimli bir magazin dergisine dönüştü. 1908' de II. Meşrutiyet'in ilanı üzerine derginin yanı sıra günlük gazete olarak da çıkmaya başladı. I. Dünya Savaşı esnasında Ahmed İhsan'ın rahatsızlanarak Avrupa'ya gitmesi üzerine yayınını durdurdu. 1924' te resimli bir magazin dergisi olarak yeniden yayına girdi. 1928' de Harf Devrimi' nden sonra '' Servet-i Fünun Uyanış '' adıyla edebi bir dergiye yeniden dönüşmeye çalıştıysa da giderek önemini yitirdi ve 1944' de kapandı.

Yazan--> Ayşe Nur KARA

Kaynak-->  Atlas Tarih sayı:15, syf: 25


10 Şubat 2013 Pazar

Meşhur Osmanlı Sarayları-1




    Yönetimde bulunan kişilerin ve ailelerinin barındığı ihtişamlı mekanlardır saraylar. Bildiğimiz üzere Osmanlı saltanat sürdüğü dönem boyunca muazzam saraylara imza atmıştır. Osmanlı' da yönetim saraydan yönlendiriliyordu ve bu sayede yönetim tek merkezde toplanıyordu. 

     Osmanlı saraylarından en eski örnek Bursa'da Orhan Bey zamanında inşa edilen Bey Sarayı'dır. Günümüze hiçbir kalıntısı kalmamış olan bu saray, daha o dönemde
Osmanlı sultanlarına henüz "Bey" dendiği için bu adla anılmaktadır.

Edirne Sarayı


        
Babussaade (Saadet Kapısı)


     Edirne'deki Osmanlı saraylarından biridir. İstanbul’daki Topkapı Sarayı’ndan sonra Osmanlı’nın en büyük sarayı idi. Günümüze yalnızca çok küçük bir kısmı ulaşabilmiştir. Yapımına II. Murat döneminde başlanmış, Fatih Sultan Mehmet zamanında Mimar Şehabettin’e tamamlattırılmıştır. En görkemli zamanı, padişah IV. Mehmed'in saltanatlığında yaşandı. Bu devirde içine yeni köşk, oda, kasr, çeşme ve havuzlar yapıldı. Saraya gidip kalmış Osmanlı padişahları arasında Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim, I. Ahmed, IV. Mehmed, II. Ahmed, II. Mustafa, III. Ahmet bulunur. 22 Ağustos 1829'da Rusların kente girip, şehri terk ettikleri tarih olan 14 Eylül 1829’a kadar geçen süre içinde sarayda büyük bir yıkım yaşandı. 1878’deki 93 Harbi sırasında ise Rusların Edirne'yi işgal edeceği haberi üzerine valinin emri ile sarayın yakınında bulunan cephaneliğin Rusların eline geçmesin diye ateşlenmesi üzerine saray ortadan kalktı.


Eski Saray



     Eski Saray Osmanlı Devleti’nin İstanbul’un fethinden sonra yapılan bir saraydır ve Süleymaniye ile Beyazıt Camii arasında yer almaktadır. İstanbul’un fethinden sonra yapılan bu ilk saray “Saray-ı Atik” ismini almıştır. Topkapı Sarayı’na da ''Saray-ı Cedid'' ismi verilmiştir. Osmanlı kaynaklarında Edirneli tarihçi Ruhi Edrenevi’nin belirttiğine göre sarayın mimarı, Edirne’de Üç Şerefeli Cami ile Edirne Sarayı’nı yapmış olan Muslihuddin’dir. Eski Sarayın yapımının bitiminden sonra, 1458’de Fatih Sultan Mehmet Topkapı Sarayı’nı yaptırmaya başlamıştır.

     Eski Sarayda yaşayan kalabalık bir saray mensubu bulunuyordu. Eski Saray 1541 yılında yanınca burada yaşayan harem halkı Topkapı Sarayı’na taşınmıştır. Bundan sonra da Eski Saray gözden düşmüş, yaşlanmış, cariyelerin yanı sıra ölen padişahın annesi, kadınları ve kızları yaşamaya başlamıştır. Burada yaşayan Kadınefendi’lerin erkek çocuklarından birisi Osmanlı tahtına çıktığında burada yaşayan padişah annesi de Valide Sultan olarak Topkapı Sarayı’na dönerdi.


İbrahim Paşa Sarayı

      Kanuni Sultan Süleyman’ın  damadı ve veziri olan Pargalı Damat İbrahim Paşa’ya ait Sultanahmet Meydanı’nda bulunan bir yapıdır.Daha önceden At Meydanı Sarayı olarak bilinen saray İbrahim Paşa’nın Kanuni’nin kız kardeşiyle evlenmesinden sonra kendi adını almıştır.Sarayın yapım tarihi tam olarak bilinmemektedir.ancak II.Bayezid döneminde yapıldığı söylenmektedir.Topkapı sarayından daha görkemli olduğu yazılmıştır.Hatta Paşa’nın oğlu’nun düğünü görkemli olunca Kanuni Sultan Süleyman kendi oğullarının düğününü gölgede bırakan bu törene pek içerlemiş. İbrahim Paşa durumu şöyle toparlamış: “Sizin düğününüze ben davetliydim, benimkineyse siz... Bu düğünün ihtişamı misafirinden, yani sizden kaynaklanıyor.”


Topkapı Sarayı



     Şüphesiz Osmanlıda en ihtişamlı dönemler Topkapı Sarayında yaşanmıştır.600 yıllık imparatorlukta 400 yıl şahitlik yapmış bu saray İstanbul Sarayburnu’nda 1478’de Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmıştır.Saray Sultan Abdülmecit zamanına kadar kullanılmıştır.Saray halkı Abdülmecid’in yaptırdığı Dolmabahçe Sarayında hüküm sürmüşlerdir.Ancak hiçbir zaman önemini kaybetmemiştir.Kabeden getirilen kutsal emanetler bayramlarda padişah tarafından ziyaret edilirdi.Günümüzde müze halinde ziyaretçilere açıktır.


İshak Paşa Sarayı



     İshak Paşa Sarayı'nın yapımına 1685'de Doğubeyazıt Sancak Beyi olan Çolak Abdi Paşa tarafından başlatılmış ve saray onun oğlu Çıldır Valisi İshak Paşa ve torunu Mehmet Paşa tarafından 1784'te bitirilmiştir. Bu saray dünyanın ilk kalorifer tesisatı döşenen sarayıdır. Cami’nin kubbeleri Türkistan kubbeleri gibi olan saray Topkapı Sarayı'nı andırır; kapıları ise Selçuklu stilindedir. İshak Paşa Sarayı, Osmanlı İmparatorluğu'nun Lâle Devri'ndeki son büyük anıt yapısıdır.



Hıdiva Sarayı



     Tarihi kaynaklara göre, bugün ki bina aynı yerde yapılmış üçüncü binadır. İlk yapı, Sultan III. Ahmed'in Kadıaskerlerinden Dürrizade Arif Efendi'nin yaşadığı, Lale Devri'nin ünlü yapılarındandı. İkinci yapı ahşap bir bina olan Halilpaşazade Arif Efendi Yalısı'dır.

Yazan--> Ahmet TUNCEL


22 Ocak 2013 Salı

Osmanlı'da İstanbul Çeşmeleri









İstanbul'da hüküm süren hemen hemen her sultan, sadrazam, valide sultan ve diğer ileri gelenler Osmanlı kültüründe, sosyal yaşantısında ve mimarisinde önemli yer tutan; döneminin ekonomik, sosyal ve siyasi gücünün göstergesi birçok çeşme yaptırmışlardır.



Yaptırılış amaçlarına göre Vakıf Suları, Mülk Suları, Hassa Suları / Miri Sular gibi değişik adlar altında sınıflanan sulardan kaynaklarını alan bu çeşmeler kimi zaman kamuya açık kent mekânlarını biçimlendiren Osmanlı külliyelerinin bir parçası, kimi zaman da oda çeşmeleri gibi özel mekânları süsleyen, anlamlandıran döneminin mimari zevkini ve özelliklerini yansıtan birer gösterge olarak karşımıza çıkmaktadırlar.

Günümüze ulaşan kimi belgelerden Osmanlı yönetiminin, özellikle XVI. yy'da genellikle evlere su vermek yerine, mahalle çeşmelerine su götürmeyi yeğlediği anlaşılmaktadır. Bu yaklaşım kendine özgü içedönük mahallelerin, cumbalı,ahşap evleri, çıkmazları, organik sokakları kadar çeşmelerinde mahalleyi biçimlendiren vazgeçilmez elemanlar olmasına neden olmuştur. İnsan ölçeğine uygun organik sokakların açıldığı "cami meydanı, kıraathane-çınar altı üçgeninin tamamlayıcı öğesi çeşme başları" diğer kentlerde olduğu gibi dönemin İstanbul'unda da birer küçük sosyal iletişim mekânıdır.


Kaynak--> www.osmanli.gen.tr


3 Ocak 2013 Perşembe

Anadolu coğrafyasındaki bilinen en eski cami






       Harran, M.S. 640 yıllarında Halife Hz. Ömer zamanında İslam  hâkimiyetine geçmiştir. Harran, İslam devrinde Emeviler döneminde son halife II. Mervan zamanında da bir süre başkent olmuştur. İslam Devri’nin önemli eserlerinden olan Ulu Cami veya Cennet Cami, Harran höyüğünün kuzeydoğu eteğinde yer alır. Caminin doğu cephesi mihrabı, şadırvanı ve minaresinin büyük bir bölümü korunmuştur. Türkiye’de İslam mimarisinde yapılmış en eski cami olan Harran Ulu Cami, M.S. 744-750 tarihleri arasında Emeviler devrinde Halife II. Mervan tarafından yaptırılmış ve daha sonra çeşitli zamanlarda onarımlar görmüştür. Ulu Cami 104x107 m. ebadında bir alanı kaplar, minarenin zaman içinde yok olan ahşap merdivenleri, aslına uygun bir şekilde 105 basamaklı olarak yeniden yapılmıştır.

For English:

       Harran came under domination of Islam during Caliph Omar in 640. Harran was the capital during Islam, the Umayyad and the last Caliph Marwan II. The Heaven Mosque or the Great Mosque which were the important piece of Islamic period  were located in the northeast side of Harran Mound. The east side of the mosque mihrab, fountain and a large part of the minaret are preserved. Harran Great Mosque which is the oldest mosque in Ismamic architecture in Turkey was built by Marwan II. during the Umayyad in 744-750.The Great Mosque covers 104-107 an area. The wooden stairs of minaret which were destroyed in time were rebuilt with 105 stairs.


Yazan--> Ayşe Nur KARA


1 Ocak 2013 Salı

Takvim-i Vekayi





       İstanbul'da önceleri haftalık, daha sonra düzensiz aralıklarla yayımlanan ilk Türkçe resmi gazetedir. Umur-u dahiliye, umur-u hariciye, mevad-ı askeriye, fünun, tevcihat-ı ilmiye, ticaret ve es'ar olarak altı bölümden oluşan gazete Fransızca, Arapça, Rumca ve Ermanice dillerine çevriliyordu. Halkı eğitmek ve devlet kararlarını duyurmak amacıyla çıkarılmıştır (1 Kasım 1831 - 4 Kasım 1922).

      1808 yılında Sultan II. Mahmud'un emriyle, Beyazıt'ta bugünkü İstanbul Üniversitesi'nin merkez binasında (Bab-ı Seraskeri) askasındaki bir konakta kurulan, Takvim-i Amire'de basılmaya başlandı. Gazete, Vakanüvis Esad Efendi'nin yönetiminde, Babıali'den çeşitli kamu görevlilerinin yazar kadrosunu oluşturmasıyla çalışmalarına başladı. 26 Ekim 1831'de gazeteyi tanımak amacıyla yayımlanan iki sayfalık bir broşüre göre Takvim-i Vekayi habercilik yapacak, halkı eğitecek ve devletin uygulalamalrını duyurarak bunlara uyulmasını sağlayacaktı.

       Önceleri haftada bir yayınlanması öngörülen Takvim-i Vekayi ilk aylarda düzenli olarak, daha sonraları ise uzun bir süre düzensiz olarak çıktı. Osmanlı Devleti'nin çokuluslu olması nedeniyle Fransızca, Arapça, Farsça, Rumca ve Ermenice olarak çıkan gazete Umur-ı Dahiliye (iç haberler), Umur-ı Hariciye (dış haberler), mevad-ı askeriye (askeri işler), fünun (bilimler), tevcihat-ı ilmiye (din adamlarının atanmaları) ile ticaret ve es'ar (ticaret ve fiyatlar) olmak üzere altı bölümden oluşmaktaydı.

      1860'dan sonra yalnızca resmi belge, tüzük ve duyuruları yayımlanan, 1878'de 2119. sayısından sonra yayımına ara veren gazete, 1891-92'de yeniden yayımlanmaya başladı. Ama padişahın nişan vermesini konu alan bir resmi bildirimde "nişan itası" ifadesi yerine "nişan hatası" olarak dizilince, II. Abdülhamid'in buyruğuyla kapatılmıştır. II. Meşrutiyet'in ilanından (1908) kısa bir süre sonra yeniden yayımlanmaya başladı ve Kurtuluş Savaşı (1919-1922) sonuna kadar İstanbul hükümetinin varlığı sona erinceye kadar yayımını sürdürdü.


For English:



The First TURKISH NEWSPAPER (Takvim-i Vekayi)

It was the first official weekly newspaper, published in Istanbul. Later it was published irregularly. It was composed of six parts: domestic news, foreign news, military affairs, science, the appointments of the theologians, commerce and prices. The newspaper was translated into French, Arabic, Greek and Armenian. The main aim of the newspaper was to educate people and to inform them about the state laws and administrations ( 1 November 1831–4 November 1922).
“Takvim-i Vekayi” was began to be pressed in a building located behind today’s Istanbul University with the command of Sultan Mahmud II. Historian Esad Efendi was appointed as the director and many famous people wrote for the newspaper. On 26 October 1831, two paged brochure of “m-i Vekayi” was published. In the first months “Takvim-i Vekayi” was planned to be published weekly, but for a long time it was pressed irregularly. Because of the multi-national characteristic of the Ottoman State it was pressed in French, Arabic, Persian, Greek, and Armenian. After 1860, just the official regulations and announcements were published and in 1878, its publication was interrupted. It was began to be republished between 1891-1892. However it was closed by Sultan Abdulhamid because of the mistake about the Sultan’s sign. After a short time, with the declaration of the second constitutional government in 1908, it was started to be published again until the end of the Independence War (1919-1922).


Yazan--> Ayşe Nur KARA

14 Aralık 2012 Cuma

Osmanlı müziği

Osmanlı müziklerinden bir örnek- An example of  Ottoman musics




Ayşe Nur KARA

13 Aralık 2012 Perşembe

Sakıp Sabancı Müzesi, Google Art'ta



            Sakıp Sabancı Müzesi, dünya müzelerini internet ortamında gezme imkanı sunan Google Art projesine dahil oldu. Site, 17 müzeyle kullanıma açılmış, 3 Nisan'da Paris Orsay Müzesi'ndeki basın toplantısıyla dünya kamuoyuna tanıtılmıştı. Bu proje sayesinde dünyanın herhangi bir yerindeki ziyaretçiler, 30 binden fazla eseri, yüksek çözünürlükte görüntüleyebiliyor. Bu eserler arasına Sakıp Sabancı Müzesi'ndekiler de katıldı. Başlangıçta müzenin hat koleksiyonuna ait eserler görülecek. İnternet kullanıcıları, New York Metropolitan, Berlin Alte Nationalgalerie, Amsterdam Rijksmuseum, Floransa Uffizi, St. Petersburg Ermitaj, Madrid Reina Sofia, Londra Tate gibi pek çok müzeye erişebilir.

Google Art


         For English:
 
       
         Sakıp Sabancı Museum was included in the Google Art Project which offers on opportunity to visit the world museums on the internet. The site was opened for use including 17 museum and on April 3, the site was introduced to the world at a press conference at the Orsay Museum in Paris. Anywhere in the world visitors can view more than 30 thousand pieces with high-resolution thanks to this project. The arts of Sakıp Sabancı Museum were included in these arts. Initially, collections of calligraphy of the museum are showed. Internet users have access to many museums such as New York Metropolitan, Alte Nationalgalerie in Berlin, Amsterdam Rijksmuseum, Uffizi in Florence, St. Petersburg Ermitaj, Reina Sofia in Madrid and Tate in London.



Yazan--> Ayşe Nur KARA

Kaynak--> NTV Tarih, mayıs sayısı syf:22

11 Aralık 2012 Salı

İngilizce'nin kökeni Anadolu


   

       İngiliz Financial Times gazetesi, Yeni Zelanda'da yapılan bir araştırmaya dayanarak dünyada toplam üç milyar kişinin konuştuğu Hint-Avrupa dillerinin kökeninin Türkiye olduğunu belirtti.

      İngilizce'nin de dahil olduğu Hint-Avrupa Dilleri nereden geliyor? 200 yıldır tartışmalı olan bu konudaki yeni bir çalışma, bu dillerin kaynağının Anadolu toprakları olduğu tezini destekliyor. Araştırma bu dillerin 8000-9500 yıl önce tarımın gelişmesiyle birlikte yayıldığına işaret ediyor.

          Hint-Avrupa dillerini neredeyse üç milyar kişi konuşuyor. İngilizce'den Rusça'ya, Avrupa dillerinden Hintçe'ye birçok dil bu grupta yer alıyor. Dünyanın en büyük dil grubunun kaynağı konusunda iki ana tez var.

          Litvanya asıllı Amerikalı arkeolog Marija Gimbutas'ın ortaya attığı geleneksel görüşe göre bu diller 6000 yıl önce Hazar Denizi'nin kuzeyindeki steplerden doğdu. Bu diller, ata binen yarı göçebe Kurganlar aracılığıyla Avrupa'ya ve Yakın Doğu'ya yayıldı.

          İngiliz arkeolog Colin Renfree'in tezine göre ise bu diller, tarımın gelişmesiyle birlikte Anadolu'dan yayıldı.

           Yeni Zelanda'daki Auckland Üniversitesi'nden uzmanların, sonuçlarını bilim dergisi Science'ta yayımladıkları araştırmasında bu iki teori evrim biyolojisindekine benzer bir yöntemle denendi. Sonra bu sözcüklerden bir soyağacı çıkarıldı. Dillerin bölgeleri ve yaşları Hint-Avrupa dillerinin kökeninin Anadolu olduğu senaryosunu destekledi.


      Konu hakkında yardımcı olan Ebru BERTAN'a teşekkürlerimi iletirim.


      For English:
   
           British Financial Times news said that according to a study conducted in New Zealand the origin of Indo-European languages which are spoken by a total of three billion people in the world is Turkey.
             

           Where do Indo-European languages including English come from ? A new study on this issue which is controversial for over 200 years support the thesis that the origin of languages is Anotolian. The research point out that these languages spread with the development of agriculture 8000-9500 years ago.

           Indo-European languages are spoken by almost three billion people. In this group has many languages such as English, Russian and Hindi. About the origin of the world's largest language group has two main theses.

           Lithuanian-American archaeologist Marija Gimbutas claimed that these languages were born the steppers northof the Caspian Sea 6000 years ago. These languages were spread by semi-nomadic Kurgans riding to Europe and the Near East.

           According to the theory of British archaeologist Colin Renfree spread from Anatolian with the development of agriculture.

           These two theories were tested in a similar way to the evolution theory in the research whose results were published in the science magazine 'Science' by the experts from Auckland University in New Zealand. Then, pedigree was removed from these words. Regions and ages of languages were supported that the origin of Indo-European is Anotolian.

Yazan --> Ayşe Nur KARA


     Kaynak--> http://www.cnnturk.com/, bilim ve teknoloji 


      

10 Aralık 2012 Pazartesi

''Fatih Sultan Mehmet'in Bellini'ye yaptırdığı tablosu''







     

       Gentile Bellini (1429- 1507 ) Rönesans döneminde Venedik'te yaşamış İtalyan bir ressamdır. 1478 yılında Venedik Cumhuriyeti tarafından Fatih Sultan Mehmet'in portresini yapmak üzere İstanbul'a gönderilmiştir. Fatih Sultan Mehmet'in son yıllarında, Osmanlı başkentine gelen Bellini, bir Osmanlı padişahının portresini yapan ilk ressamdır.
        

      

         Fatih, Venedikli ressamın maharetini sınamak amacıyla, onu bir dizi denemeden geçirir. Bu nedenle Bellini İstanbul'daki ilk aylarını sarayda çeşitli tablolar yaparak geçirir '' Oturan Katip '' adıyla bilinen tablosu bunlardan birisidir. Bu tablo, Boston'daki Isabella Gardner Müzesinde bulunmaktadır. Ayrıca, Fatih ressamın vatan sevgisini ve hayal gücünü ölçmek amacıyla bir Venedik manzarası çizmesini ister.
     

       Bellini'nin tablosunda hükümdar her ne kadar sade giysiler içinde resmedilmişse de, profilden yapılmış bu portrenin sağında ve solunda yer alan üç taç, tabloyu bir kudret simgesi olarak öne çıkartır. Bu üç taç, Fatih'in son verdiği üç büyük devleti yani Bizans'ı Trabzon Rum İmparatorluğu'nu ve Karamanoğulları Beyliği'ni simgeler.

      Bugün Fatih Sultan Mehmet'in Bellini tarafından yapılmış bu tablosu Londra'daki Victoria and Albert Müzesi'ne aittir.


Kaynak: Popüler Tarih Dergisi

For English:
  

         Gentile Bellini (1429-1507) is an Italian painter who lived during the Renaissance in Venice. He was sent to Istanbul by the Republic of Venice in 1478 in order to made a portrait of Sultan Mehmet the Conqueror. Bellini came to the Ottoman capital in the last years of Sultan Mehmet II and Bellini was the first painter who made the portrait of an Ottaman Sultan.

      Fatih tested the Venetian painter's prowess in order to saw his talent. For this reason, Bellini made several tables in the first months of Bellini in Istanbul. Known as the ''Oturan Katip'' table is one of them. This table is located in Isabella Gardner Museum in Boston. In addition, Fatih wanted the artist to draw a view of Venice in order to measured the artist's love of the country and the imagination.

      Althoug  Bellini painted the Ottoman Sultan in simple clothes,three crowns both on the left side and the right side of the table are the symbols of power. This three crowns symbolize the three major states to which Fatih put an end to.


      Today, this table belongs to Victoria and Albert Museum in London.


Yazan --> Ayşe Nur KARA

9 Aralık 2012 Pazar

'' Dağ Başını Duman Almış ''


   '' Dağ Başını Duman Almış ''


                '' Dağ Başını Duman Almış'' marşının aslında bir İsveç halk şarkısından uyarlanmış olduğunu biliyor muydunuz ?


           Orjinali, 1904 yılında Feli-Körling tarafından bestelenmiş ve İsveçte "Tre trallande jäntor" diye bilinen şarkı, Selim Sırrı Tarcan tarafından 1909 yılında İsveç'te keşfedildi ve Türkiye'ye getirildi. İstanbul'da melodiye öğretmen ve şair Ali Ulvi bey tarafından söz yazıldı. İlk kez 1916 yılında beden eğitimi gösterisinde söylenen bu marşı duyan Mustafa Kemal Atatürk marşı çok beğenip silah arkadaşlarına öğretti. Cumhuriyetin ilanından sonra da marş hepimizin severek söylediği "Gençlik Marşı"na dönüştü.      


Gençlik Marşı'nın Uyarlandığı İsveç halk şarkısı


 Kaynak-->


For English:

     '' Dağ Başını Duman Almış '' is actually adapted from a Swedish folk song. Did you know this ?

        Originally, the song was composed by Feli-Körling in 1904 ,and in Sweden, known as '' Tre trallande jantor '', Selim Sırrı Tarcan discovered the song in 1909 in Sweden and brought it to Turkey. In Istanbul, the lyrics was written by Mr. Ali Ulvi who is both teacher and poem. This anthem is sung in the performance for the first time in 1916. Mustafa Kemal Atatürk liked the anthem and he taugth it his comrades. After, the proclomation of the Republic, the anthem turned to '' Youth March '' which we all like singing.




Yazan --> Ayşe Nur KARA , Ahmet TUNCEL