21 Aralık 2013 Cumartesi

Öldürülen İlk Gazeteci: Hasan Fehmi




     Osmanlı gazetesinin 26 mart 1325 (8 Nisan 1909) tarihli birinci sayfası, büyük puntolarla, ''basın özgürlüğünün ilk kurbanı, ömrünü sürgünlerde geçirmiş özgürlükçü gençlikten Hasan Fehmi Bey'in ''ruhuna fatiha'' cümlesiyle kaplı. O gün, 6 Nisan'da cinayete kurban giden Serbesti gazetesi yazarı Hasan Fehmi Bey'in cenazesi vardı. Hasan Fehmi Bey, Hüseyin Hilmi Paşa Kabinesi'nin kurulmasından (14 Şubat) sonra iyice şiddetlenen İttihat ve Terakki karşıtı muhalefetin, dili en keskin yazarlarındandı. Tehdit mektupları aldıktan sonra öldürülmüştü. Kamuoyu, üniformalı olduğu için katilin İttihat ve Terakki mensubu bir subay olduğuna inanmıştı. Katilin yakalanmaması da, gerginliğin artmasına neden oldu. Bu yüzden, Hasan Fehmi Bey'in öldürülmesi, ''31 Mart Vakası'' (13 Nisan 1909) olarak bilinen isyana gidişte en önemli aşamalardan biri sayılabileceği gibi, İttihat ve Terakki karşıtı bir gösteriye dönüşen cenazesinin de bardağı taşıran son damla olduğu söylenebilir.

Kaynak--> NTV Tarih Nisan-2012 syf:15



18 Aralık 2013 Çarşamba

Osmanlı’nın Gözükara Süvarileri: Deliler


 
 Osmanlı fetihlerinin sürdüğü ve toprakların genişlemeye devam ettiği dönemde Rumeli sınır boylarında düşmanlara korku salan yeni bir askeri sınıf ortaya çıkar. Vahşi hayvanların derisinden yapılmış başlık ve elbiseler giyen, vahşi görünüşleri ile düşman askerlerinin yüreğindeki en ilkel korkuyu açığa çıkaran bu yeni süvari sınıfına halk Deliler adını verir.

      Tarihi belgelere bakacak olursak Deliler denilen bu sınıf ilk olarak 15. yüzyılın ortalarından başlayarak görünmeye başlar ve 16. yüzyılda tam bir düzene erişir. Tarihçi Neşri’nin aktardığına göre 1444 yılındaki Varna ve 1448 yılındaki Kosova Muharebeleri’nde Deliler Osmanlı ordusunun bir parçası olarak savaşırlar.

     Halk onlara Deliler lakabını takmıştı ama bu lakap akıl sağlıklarının yerinde olmamasından değil, tam anlamıyla gözükara olduklarından dolayı verilmişti. Yine eski kaynaklara göz gezdirdiğimizde bu insanlara neden Deliler denildiğini Fransız mühendis ve asker Alain Manesson Mallet’ın 1684 yılında yayınlanan Les Travaux de Mars ou l’Art de la Guerre adlı eserinde görebiliyoruz:

      Bunlar öylesine cesurdurlar ki bir kralın hizmetine girdikten sonra, onları vazgeçirebilecek hiçbir ceza korkusu yoktur. Bu nedenlerden dolayı Türkler onlara deli adını vermişlerdir ve bu ad, dillerinde “gözü pek” anlamına gelir. 

     Yine bir başka Fransızca kaynakta, 1672’de, Fransız elçisi maiyetinde İstanbul’a gelen Antoine Galland’ın yayınlanan günlüklerinde Delilerden şöyle bahsedilir:

     Deli sözü Türkçede mecnun anlamına gelir, ama bundan bu adamların mecnun ya da akıllarını yitirdikleri anlamı çıkarılmamalıdır. Bu, kendilerini tehlikeye atmak konusunda gösterdikleri azim ve inattan, nefislerini tehlikeye gerçekten deli imişçesine bir pervasızlıkla atışlarından dolayıdır.

      Deliler Nasıl Ortaya Çıktı?

      Delilerin ortaya çıkmasın nedeni, bizzat Osmanlı’nın kendi iç sorunları, yani taht kavgaları, Anadolu’nun her yerinde beklenmedik biçimde patlak veren ayaklanmaların yarattığı kargaşaydı. Çoğu zaman Rumeli sınır beyleri bu ayaklanmalara hazırlıksız yakalandıklarından önlem almakta oldukça zorlanıyordu. Böylesine beklenmedik tehlikeler karşısında bir daha hazırlıksız yakalanmaktan çekinen Rumeli sınır beyleri, en sonunda akıncılardan farklı olarak doğrudan kendilerine bağlı hafif atlılardan oluşan süvari birliklerini çözüm olarak gördüler. Ve böylece Deliler tarih sahnesindeki yerlerini aldı.

      Başlangıçta Semendire, Bosna gibi Rumeli’nin önemli merkezlerinde kurulan Deli askeri teşkilatı zamanla büyüdü, önceleri küçük bir bölük biçiminde yalnızca sınır beylerinin muhafız birlikleri iken, gün geçtikçe Osmanlı ordusunun en korkutucu savaş unsurlarından birisi durumuna yükseldi.  Kuruluş yıllarında yalnızca Rumeli’deki sınır beyliklerinde görev alan Deliler XVII. yüzyıldan itibaren merkezde veziriazamın, Anadolu’daki vezir ve beylerbeyilerin maiyetlerinde de oluşturulmuş ve tamamen ücretli maiyet askeri statüsüne geçmişlerdi.

   
 Genelde Beylerbeyi’nin ya da Bosna ve Semendire sancak beylerinin maiyetinde bulunan deliler aylıklarını hizmet ettikleri bu beylerden alırlardı. Ne sadakatlerinden ne de cesaretlerinden en ufak kuşku duyulmadığı için de bu beylerin özel korumaları olmaları son derece olağandı. Öyle ki, Osmanlı tarihinde sıkça görülen, Yeniçeriler ve diğer askerler tarafından başlatılan ve çoğu zaman bir devlet büyüğünün katli ile sonuçlanan olayların hiçbirine Deliler’in katılmadığını görürüz. Barış dönemlerinde etkileyici ve sıradışı kıyafetleri ile sadrazamların düzenlediği divan alaylarının en önünde giden Deliler sadrazamlara yol açar, olası suikastlara karşı efendilerini korurlardı. Sefer sırasında ise ordunun en ön safında giden Deliler korku bilmeksizin düşmanın içine dalar, onların hatlarını yarmaya çalışır ve canlı esir ele geçirerek düşman hakkında bilgi edinmeye çalışırdı.

      Sultan III. Murad’ın oğullarının sünnet şenliğinde Deliler sultanın önünde hem binicilik yeteneklerini hem de daha sonra çıplak bedenlerine sapladıkları çeşitli kesici aletlerle, dayanılmaz acılara dayanabildiklerini ve sultana olan ölümüne sadakatlerini göstermişlerdir.

      Deli Ocağı’na katılmak kolay değildi. Öyle her isteyen Delilere katılamıyordu. Delilere katılmak isteyen bir kişinin öncelikle iki temel koşulu yerine getirmesi gerekiyordu: Gösterişli ve korkutucu bir fizik yapısına sahip olmak, savaşmaktan ve ölmekten korkmadığını, cesaretini kanıtlamak.

     Deli Ocağı’na mensup olmanın önemi tarihi vesikalardan anlaşılmaktadır. Herkesin gelişigüzel kabul edilmediği bu ocağa dahil olmak için de bazı şartların yerine getirilmesi zorunluydu. Delilere katılmak isteyen kişinin yerine getirmesi gereken iki temel şart vardı. Gösterişli bir fiziki yapıya sahip olmak ve cesaretini, savaşma becerisini kanıtlayabilmek. Cesaretlerini ve savaş aletlerini kullanmaktaki hünerlerini kanıtlamak için savaşta hiç olmazsa 8-10 düşman süvarisini öldürerek zaferle dönmeleri yine Delilerden beklenen şeylerdi. Bu koşulları yerine getirip kendini ve cesaretini kanıtlayarak eğitim aşamasını başarıyla tamamlayan Deliler, düzenlenen bir tören ile yemin eder ve ocağa özgü başlıklarını giyerek Deliler Ocağı’na resmen katılmış olurlardı. Bayrak adı altında 60’şar kişilik küçük ocaklara ayrılan Delilerin birkaç ocağı bir delibaşının emrine verilirdi. Delilere katılmak için ırk ya da dinin bir önemi yoktu. Genellikle Türklerden oluşmasına karşın Deliler Ocağı’nda Boşnak, Sırp ve Hırvatlara da rastlamak olasıydı.

      Delileri Osmanlının diğer askeri birliklerinden ayıran en önemli özellikleri hiç kuşkusuz kıyafetleriydi. Delilerin  elbiseleri aslan, kaplan, sırtlan ve ayı benzeri hayvanların kürklerinden yapılır, rahat hareket edebilmek ve yaralandıklarında yaraları ile de düşmana korku salmak için zırh falan giymezlerdi. “Serhatlik” adı verilen yüksek topuklu, sivri burunlu, arkasında mahmuzu bulunan  ve genelde sarı renkte deri çizme veya ayakkabı giyerlerdi.  Delilerin deli kalpağı adı verilen kalpakları çizgili sırtlan, kar leoparı, samur ve pars benzeri vahşi hayvanların derisinden yapılır,  bu kalpakların üzerinde kartal kanadı ya da tüyleri bulunurdu. Kullandıkları başlıca silahlar ise Macar usulü bir mızrak, kılıç, satır balta, bozdoğan, şeşper, gürz ve savaş çekici idi. Delilerin atları da en az kendileri kadar sıradışıydı. Atlar çoğu zaman kartal tüyleri ile süslenir, atın kafası üzerine serilen bir aslan postunun ağzından çıkardı.

     Bilinmeyene karşı insanın doğasında var olan ilkel korkunun düşmanın savaşma azmini ne derece etkileyeceği açıktır. En parlak dönemlerinde sayıları on bine ulaştığı düşünülecek olursa, üzerlerine doğru gelmekte olan on bin vahşi görünüşü süvarinin düşman askerleri üzerinde nasıl bir psikolojik etki yarattığını ve dehşete düşürdüğünü anlamak zor olmasa gerek.

      Bizanslı tarihçi Khalkokondyles, Delilerle karşılaşan düşmanın durumunu şöyle anlatır:

     Delilerle karşılaşan düşman, öncelikle neyle karşı karşıya olduğunu, nasıl bir varlıkla savaştığını, karşısındakinin insan mı insan dışı bir varlık mı olduğunu anlamaya çalıştığı için şaşkınlık içinde kalır.

      Cesaretleri sıkı bir eğitim ile birleştiğinden, en verimli dönemlerinde hiçbir orduda Deliler ile denk başka bir süvari sınıfı daha bulunmuyordu. Khalkokondyles, “Öyle görünüyor ki doğa onlara, herkesin üstünde bir güç ve vücut kuvvetini ve onların gücünü denemek isteyenlerin gücünü aşan düzeyde, rastlanmayan nitelikte bir kılıç kullanma ve savaşma becerisi vermiştir” diyordu. 1828–1829 Osmanlı-Rus Savaşı’ndaki gözlemlerini aktaran İngiliz Sir Adolphus Slade, Delilerin Ruslarla adeta spor yaparak çarpıştığını, Rus siperlerinin dibine kadar sokulup Rus süvarilerine laf atıp onları kızdırdığını ve eğitimli atları ile Rus piyade saflarını adeta parçaladığını anlatır. Atlarıyla adeta bütünleşen delilerin manevralarına ayak uydurmak o kadar zordur ki, Sir Adolphus Slade, Rus topçusunun çok ender olarak Delilere zarar verebildiğinden bahseder. Deliler diğer düşman ordularına da esin kaynağı olmuştu. Polonyalılar (Lehler) sarı botlar, göğsü kapatan parlak zırhlar, uzun kartal kanatları ve leopar  derileri ile kendi Delilerini yaratmışlar ve bunlara “Winged Hussars” yani “Kanatlı Atlılar” adını vermişlerdi.

     Korkutucu görünümleri,  olağanüstü cesaretleri ve savaşma azimleri ile Deliler Osmanlı ordusuna uzun yıllar boyunca mükemmel biçimde hizmet
ettiler. Fakat zaman içinde tüm Osmanlı’yı tutsak alan bozulmadan ve yozlaşmadan Deliler de nasiplerini almışlardı. Emrinde oldukları beylerin sık sık görevden alınmaya başlamasıyla birlikte Deliler başıboş ve işsiz kalınca bunun sonucu olarak askeri disiplinlerini yitirdikleri gibi halka eziyet etmeye ve köylere saldırmaya başladılar. Sonunda II. Mahmud tarafından 1829 yılında  Deliler Ocağı lağvedildi ve karşı koyanların öldürülmesiyle bir dönem de kapanmış oldu.


28 Kasım 2013 Perşembe

Çatışan Kültürler Keşifler Çağında Hıristiyanlar Müslümanlar, Yahudiler




Kitap--> Çatışan Kültürler Keşifler Çağında Hıristiyanlar Müslümanlar, Yahudiler

Yazar--> Bernard Lewis

Tanıtımdan:

Bernard Lewis tarihçilerin, özellikle de İslam tarihçilerinin "duayen"lerinden biridir. Bu ünlü yazar bu kez üç kültürün, Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi kültürlerinin, tarihin belli bir anında çatışmasını ele alıyor. 1492, İber Yarımadası'ndaki İslam egemenliğinin sona erdiği, Yahudilerin bu topraklardan çıkarıldığı ve Amerika'nın keşfedildiği yıldı. Yazar bu üç sürecin birbiriyle ilişkisini, etkileşimlerini ve sonuçlarını tarihsel bir çerçevede inceliyor. Avrupa'yı merkez alan tarih anlayışını eleştirirken bu kıtanın dünya uygarlığına yaptığı katkıları da görmezden gelmiyor; dagmatizmden uzak, çözümlemeci bilimsel anlayışı ve etkileyici üslubuyla bize bir dönemin çarpıcı bir tablosunu çiziyor.(Arka Kapak)








14 Kasım 2013 Perşembe

Beyazıt Kulesi



Bir zamanlar İstanbul halkına yangın ve hava durumu haberlerini veren Beyazıt Kulesi Kasım 2013’te müzeye dönüştürüldü. 1828’de II. Mahmut tarafından Mimar Senekerim Balyan’a yaptırılan kulenin geleneklerine göre, yangını gören nöbetteki gözcü itfaiye şefine “Ağa! Bir çocuğun oldu” derdi. Ağa da sorardı: “Kız mı, oğlan mı?” Anadolu yakası, Beyoğlu ve Boğaz’ın Rumeli tarafındaki yangınlar “kız”, İstanbul içi yangınlar da “oğlan” olarak anılırdı.



For English:

Beyazit Tower was recently converted into a museum. Sultan Mahmut the 2nd comissioned the building to the architect Balyan Senekerim in 1828. Once upon a time the people of Istanbul learned news of city fires and weather from the tower. According to custom, the lookout would shout "Captain, we have a child." The captain would ask: "Is it a girl or a boy?" If the fire was inside the old city the lookout would respond, “a boy!”, and for the rest of the town "a girl."


Daha fazla bilgi için --> www.beyazityanginkulesi.com/html/


Kaynak--> Salt Araştırma

4 Kasım 2013 Pazartesi

Çocuk Firavuna Araba Çarpmış







Mısır’daki mezarı keşfedildikten tam 91 yıl sonra çocuk firavun Tutankamon’un nasıl öldüğü ile ilgili gizem çözüldü.


Mısır Keşif Topluluğu (Egypt Exploration Society) başkanı Dr. Chris Naunton mumyayı keşfeden Arkeolog Howard Carter’ın daha önce yayınlanmamış notlarını inceledikten sonra Tutankamon’un aşırı hız yapan bir at arabasının çarpmasıyla öldüğü sonucuna vardıklarını söyledi.

Dr. Naunton trafik kazası ile ilgili teorilerini mumya üzerinde gerçekleştirdikleri adli tıp testleri ile de doğruladıklarını belirtti.

Nauton, at arabasının tekerleğinin Tutankamon’un göğsünü ezdiğini ve bedenini neredeyse paramparça ettiğini, bu nedenle de mumyalama işlemini gerçekleştirenlerin cesedi uygun bir biçimde muhafaza etmekte zorlandıklarını belirtti.

Şimdiye dek Tutankamon’un vahşi bir siyasi cinayete kurban gittiğine inanılıyordu.

Kaynak--> http://www.hurriyet.com.tr

24 Ekim 2013 Perşembe

Tarihin En Zor Öldürülen Suçlusu: PABLO ESCOBAR




ABD, ne Irak devrik lideri Saddam Hüseyin’in ne de Taliban lideri Usame Bin Ladin’in yerini bulmakta onu ele geçirmek kadar zorlanmadı. Tarihin en zor öldürülen suçlusu listesinin başında dünyanın en büyük uyuşturucu baronu Pablo Escobar var.

Sefaletin içinden çıkıp araba hırsızlığı ile başladığı suç hayatında, 1970’lerde mecliste koltuk sahibi bir uyuşturucu baronu mertebesine kadar yükselen Escobar 1989’da 25 milyar dolarlık servetiyle dünyanın 7. zengin adamı olmuştu. Yüzü tişörtlerde ve adı şarkı sözlerinde yer aldı.

Resmi kayıtlara göre 4 binden fazla kişinin ölümünden sorumlu. Tahmin edilen ise bunun yüz katı fazla. Escobar Kolombiya’lı başkan adayının suikastının emrini verdi. İçindeki bir muhabiri öldürmek için yolcu uçağını bombayla havaya uçurdu.

Futbol tutkunu olan Escobar parasını başkanlığını yaptığı National takımı aracılığıyla akıyordu. Escobar satılmış bir hakemi öldürtmekten bile çekinmedi.

Pablo Escobar'ın kendi askeri ordusu bile vardı. Böyle bir uyuşturucu karteli kurup, hayatı boyunca bir kez bile sigara dahi içmemiş olması da ilgi çekici bir anekdottur. 1980'ler onun en güçlü dönemiydi. Kolombiyalı magazin dergisine oğlunun yaptığı açıklamaya göre saklandığı dağ evinde üşüyen kızını ısıtmak için 2 milyon dolar nakiti yakmıştır.Pablo Escobar'ın genç yaşlardaki en büyük hayali Kolombiya Başkanı olmaktı.Ayrıca Pablo Escobar, üniversite okuyamadığı için yaşadığı pişmanlığı öfkeye dönüştürdüğünü " Okuyamadım ama onları zehirleyebilecek güce sahibim. Bu her şeyi açıklıyor. " sözleri ile kanıtlamıştır.

Pablo Escobar, saklandığı şehirde yerlilerine yerini söylememeleri karşılığında her kişiye çuvallarca para vermiştir.

Amerika'nın uyuşturucuya savaş açmasıyla, meclisi, kendisinin Amerika'ya teslim edilmesini sağlayacak yasayı reddetmeye ikna etmek için onlarca savcıyı ve yüzlerce polisi öldürtmüştü. Her polis kellesi için 3000 $ ödül koymuştur. O zamanlar 400'den fazla polis siviller tarafından sokaklarda öldürüldü. Türkiye'de ki Dolmabahçe Sarayı'nı soymak için plan yapmıştı ama öldürüldüğü için bu planını gerçekleştiremedi.

ABD onlarca yıl boyunca halkın koruduğu Pablo Escobar’ı öldürmenin yollarını aradı. Sonunda baronu öldürmek için özel bir tim kurmaya karar verdi.

Delta Force adlı bu tim Escobar’ın kurbanlarının yakınlarından oluşuyordu. 2 Aralık 1993’te Escobar Medellin kentindeki bir köyde sıkıştırıldı.

Üzerine binlerce kurşun sıkılan Escobar saldırıda ölü ele geçirildi.


9 Ekim 2013 Çarşamba

Atatürk Gülhane Parkı'nda




     Atatürk'ün az bilinen fotoğraflarından: Bu tarihi fotoğraf, Atatürk, Gülhane Parkı'nda, yeni Türk harflerini göstermek için, yazı tahtasının getirilmesini beklerken çekilmiştir.

7 Kasım 1963 Hayat Dergisinden.